Fayn

@feed.fayn.press.ap.brid.gy

🌎 We're an Istanbul-based independent digital media company. 🌉 bridged from ⁂ https://www.fayn.press/, follow @ap.brid.gy to interact

Bitmeyen Lozan Antlaşması tartışmalarına Fransa’da hukuk tarihi dersi veren bir akademisyenin sözleri üzerinden bir yenisi daha eklendi. Bu seferki iddia, Türkiye’ye laikliği “sömürgeciler dayattı. Lozan’da laiklik nasıl gündeme geldi, kim ne istedi, yakından baktık.

Lozan: Sömürgeleştirdi mi, prangaları mı kırdı?

İmzalanmasının üzerinden 103 yıl geçti ama Lozan Antlaşması tartışmaları hiç bitmiyor. Bazen komplo teorilerinin merkezine yerleşen gizli maddeleri gündeme geliyor, bazen de o hiç bitmeyen zafer mi hezimet mi tartışmalarıyla anılıyor. 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması bu sefer de bir röportajla hiç düşmediği gündem maddeleri sıralamasında tekrar öne geçti. Röportajı veren kişi, Paris’teki École Pratique des Hautes Études’de (EPHE) hukuk tarihi profesörü olan Lena Salaymeh. 2 Ağustos Pazar günü Serbestiyet’te yayınlanan röportajında, “Türkiye, yeni sömürgeciliğin ilk örneklerinden biriydi” diyen Salaymeh, Türkiye’ye laikliğin Lozan’da dayatıldığını savundu. Salaymeh, “yeni sömürgeciliği”, sömürgeciliğin kurumsallaştırılmış _,_ hukukileştirilmiş ve gizlenmiş bir biçimi olarak tanımlıyor. “ _Yeni sömürgecilik koşullarında bir devlet özerkmiş gibi görünür, ancak gerçekte uluslararası yönetişim sistemi ve yeni sömürgeci devletlerin vekilleri aracılığıyla kontrol edilir,”_ diyor. Günümüzde Küresel Güney’deki devletlerin çoğunun yeni sömürgecilik koşulları altında olduğunu söyleyen Salaymeh’e göre, laik yönetim onlara yeni sömürgeci sistem aracılığıyla dayatıldı ve bunun ilk örneklerinden biri Türkiye’ydi: > _“Türkiye, bu genel kuralın bir istisnası değildir. 1923 tarihli Lozan Antlaşması, Türkiye’nin dört Avrupalı hukuk danışmanına başvurmasını şart koşmuştur. Bu danışma süreci, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanması ile İsviçre Medeni Kanunu’nun, İtalyan ceza kanunlarının ve Alman ticaret kanunlarının benimsenmesiyle sonuçlanmıştır._ > _Lozan Antlaşması’nın 38 ila 43. maddeleri, Türk hükûmetini laik yönetim ilkelerine uymakla yükümlü kılmaktadır. Basitçe ifade etmek gerekirse Lozan Antlaşması, laik yönetimi dayatmıştır. Türkiye tam egemenliğe kavuşmamış; bunun yerine uluslararası hukuk ve vekil aktörler aracılığıyla denetimi kolaylaştıran laik yönetime bağlı kalması karşılığında sınırlandırılmış ve kısmi bir özerklik elde etmiştir._ > _Türkiye, laik yönetimi vatandaşlarının talep etmesi nedeniyle benimsememiştir. Aksine laik yönetim, yeni sömürgeci uluslararası hukuk sistemi ve yeni sömürgeci devletlerin vekilleri tarafından dayatılmıştır. Dolayısıyla Türkiye’deki laik yönetim, yeni sömürgeciliğin bir tezahürüdür.”_ Lozan Konferansı'na giden Türk heyetinin elinde, hükümet tarafından verilen 14 maddelik bir talimat listesi vardı. ## Lozan heyetine verilen talimat listesi Salaymeh’in atıf yaptığı maddeler, antlaşmanın üçüncü kısmındaki “Azınlıkların Korunması” başlığı altında geçiyor. Yazının sonunda bu maddelerin tamamını göreceksiniz ama önce Lozan’dan önceki durumu ve konferanstaki tartışmaları hatırlayalım. Lozan Konferansı’na giden heyetin elinde, o zamanki Bakanlar Kurulu olan Heyet-i Vekile tarafından verilmiş, 14 maddelik bir talimat listesi vardı. Mustafa Kemal Paşa, Lozan heyetinin başındaki İsmet Paşa’ya özellikle iki madde için _“Kabul edilmezse dön gel,”_ dedi. Bunlardan birincisi kapitülasyonların kaldırılması. İkincisiyse Türk toprakları üzerinde bir Ermenistan kurulmasının engellenmesi. Yani bu iki konu Türkiye’nin Lozan’daki kırmızı çizgileriydi. Tanzimat dönemi sadrazamlarından Mehmet Emin Ali Paşa, _“Kapitülasyon demek, Devlet-i Osmaniyye içinde kırk ayrı devlet demektir,”_ demişti. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Yapay zeka artık müzik üretiminde stüdyo süreçlerini kolaylaştırdığı gibi doğrudan şarkı yazıyor, beste yapıyor ve gittikçe üretimin merkezine yerleşiyor. Peki bu dönüşüm, müzik üretimini gerçekten erişilebilir hale mi getiriyor, yoksa emeğin ve özgünlüğün sonuna mı işaret ediyor?

Yapay zeka çağında müzik: Kimin emeği, kimin sesi?

Bir şarkı dinliyorsunuz ve sizi yakalıyor, sözleriyle bir bağ kuruyorsunuz. Sonra bu parçanın bir insan tarafından değil de yapay zeka tarafından yapıldığını öğreniyorsunuz. Hâlâ aynı şekilde hissetmeye devam eder misiniz? Bu soru artık teorik değil. Nitekim Deezer, platforma günlük yüklenen müziklerin %44’ünün yapay zeka ile üretildiğini açıkladı. Spotify’da da tamamen yapay zeka ile üretilen bir albümün milyonlarca dinlenmeye ulaştığı görüldü. Türkiye’de ise Ankara Echoes ve Nikbinler gibi gruplar üzerinden yapay zekaya dair tartışmaların karşımıza çıktığını görüyoruz. Tartışmalar yalnızca müzik üretiminde yapay zekanın kullanılmasıyla da sınırlı değil: Müzikle kurduğumuz ilişkiye, yaratıcılık anlayışımıza ve sanatçı emeğine yüklenen anlama dair çerçevelerle genişleyerek büyüyor. Peki bu dönüşüm, müzik üretimini erişilebilir bir hale mi getiriyor, yoksa emeğin ve özgünlüğün sonuna mı işaret ediyor? ## Yapay zeka destekli müzik ayrı bir yerde Peki yapay zeka müzik üretiminde tam olarak nasıl kullanılıyor? Burada bir ayrımın var olduğunun altını çizmek önemli. Yapay zeka destekli müzik üretimi ile tamamı yapay zeka ile oluşturulmuş müzik farklı anlamlara sahip. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

DEM’e göre, yeni bir evrenin başlangıcı niteliğindeki ve bir kez yasalaştıktan sonra demokratikleşmenin önünü açacak çerçeve yasa teklifi Meclis gündeminde, ama içeriğini bilen milletvekili yok. Teklifin hukuk devletini de güçlendirecek sihirli değnek etkisinin kapasitesi de merak ediliyor.

İçeriği bilinmeyen çerçeve yasa Meclis’te: Tepeden inme demokrasi

Çerçeve yasa ya da Abdullah Öcalan’ın tabiriyle ‘kök yasa’nın Meclis’e getirilmesi an meselesi. Teklifte ne yazdığı hâlâ bilinmiyor ama 4 Ağustos Salı günü Meclis’e getirilmesi bekleniyor. İktidar milletvekillerinden beklenense teklifi okumadan imzalamaları. AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, partisinin milletvekillerine gönderdiği notta, “Çerçeve Kanun Teklifinin tüm milletvekillerimizin eksiksiz imzalamaları kararı alınmıştır” dedi ve salı günü 17:00’ye kadar süre verdi. AKP milletvekilleri daha önce de yaptıkları gibi okumadıkları bir metni imzalıyorlar. İktidar partisi, Meclis’te grubu bulunan partileri de teklif hakkında bilgilendirecek ama onlarla da metni paylaşmayacak. Ancak yine de iktidarın, teklifin yalnızca AK Partili bütün milletvekillerince değil, Meclis’teki diğer partilerce de imzalanması yönünde bir beklentisi var. Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, çerçeve yasaya ilişkin TBMM Başkanı Kurtulmuş’un “partilerin ortak teklifiyle gelecek” açıklamasına karşın kendilerine bir ziyaretin olmadığını belirtti: > _“Kimsenin bilmediği bir metin olması elbette sıkıntı, bir de olmayan bir metne ‘mutabakatla gelecek’ denmesi de bir sıkıntı._ ” ## İçeriği bilinmeyen metin DEM Partili Cengiz Çandar’a göre taslaktaki ayrıntıları sadece üç kişi biliyor: PKK lideri Abdullah Öcalan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Deniz kızı Eftalya bir İstanbul efsanesi mi gerçek bir kişi mi? Nasıl ve neden ünlendi? Atatürk’ün onu Safiye Ayla ile yarıştırdığı doğru mu? Etnomüzikolog Prof. Evrim Hikmet Öğüt’le Eftalya’nın izini sürdük.

Kim bu Deniz Kızı Eftalya?

Deniz Kızı Eftalya’yı mutlaka duymuşsunuzdur… Ama nasıl? Eftalya, denizden gelip denize giden esrarengiz bir kadın mıydı? Yoksa Şark bülbülü olarak da anılmış muhteşem bir ses mi? Ayrıca bu lakabı neye borçluydu? Sanatatak’ın Haziran ayında İş Vapur’da düzenlediği Kültür Hatları Festivali’nde Evrim Hikmet Öğüt’i dinlemesem Eftalya’yı pek çoğumuz gibi eksik veya yanlış tanıyacaktım. Eftalya’ya dair gazete haberleri, eşi ve kendisiyle yapılmış söyleşiler ve kitapları titizlikle inceleyen etnomüzikolog Prof. Öğüt, bugüne kadar efsanenin nasıl anlatıldığını, hakkındaki tartışmaları feminist biyografi yazımı perspektifinden değerlendirdi. Evrim Hoca’yı dinlerken İstanbul kültürünün önemli simgelerinden Deniz Kızı Eftalya’yı ne kadar az tanıdığımı fark ettim. Çocukluğumdan beri adını duyduğum Eftalya, ilk kez ete kemiğe ve en çok da bir ruha büründü. Prof. Dr. Evrim Hikmet Öğüt ## Eftalya anlatısının üç dönemi İstanbullu öksüz ve yetim bir Rum kızıyken Türk musikisi icrasıyla tanınan, 30’larının başında Fransa’da ilk kaydını yapan, assolist olduktan sonra dahi başarısı müzisyen Sadi Bey’le evliliğine yorumlanan Deniz Kızı Eftalya’ya dair hikâyelerin aslını araştıran Prof. Evrim Hikmet Öğüt, Eftalya anlatısını üç döneme ayırıyor: 1932-1939 tarihleri arasında çok ünlü bir ses sanatçısı olarak basında gündem olan Deniz Kızı Eftalya’dan on yıllarca hiç bahsedilmedi. Ta ki 1998 yılında Cemal Ünlü'nün taş plak kayıtlarından hazırladığı Kadıköylü albümü Kalan Müzik’ten çıkana kadar. İşte Eftalya'yla tekrar tanışmamız bu şekilde oldu. 2000'li yıllarda da hep geçmişteki haberlerden beslenen bazı popüler yazılar yazılıyor Eftalya hakkında. Ama bunların hiçbiri kapsamlı biyografiler değil. Geçmişte anlatılmış bazı hikâyeleri tekrar eden, alıntılar yapan metinler. 2023 yılında ise ilginç bir şekilde iki farklı Deniz Kızı Eftalya kitabı yayınlandı. (Oğuzhan Murat Öztürk ve Anıl Işıktaş’ın yazdıkları bu kitapları, ilgilileri web’den bulabilir.) ## Büyükdere meyhanelerindeki müzik geleneği Prof. Öğüt’e göre, sanatçı Eftalya ismini çok benimsemiş olsa da gerçekte kim olduğunu iyi anlamak için onun asıl ismini de anmak gerekiyor: > _“Peki gerçekte Eftalya kim olabilir? Her şeyden önce gerçek ismi Atanasia Georgiado. Fakat Eftalya ismini çok benimsemiş görünüyor. 1933'te bir çocukluk anısını anlatırken, diyor ki babam bana ‘Aferin Efto’ dedi. Bahsettiği dönem, daha Eftalya adını kullanmadığı bir dönem. Ama gerçek adını teslim etmemiz bence kıymetli.”_ Eftalya’nın doğum tarihi bile net değil: Kimine göre 1891, başkasına göre 1894. Tarabya-Büyükdere'de doğduğu ve çocukluğunu orada geçirdiği kesin. Büyükdere o dönemde bir Rum semti: 1914'teki nüfus kayıtlarına bakınca Büyükdere'de 4 bin 300 Rum hane var. Buna karşılık 900 Müslüman, 180 kadar Ermeni hane var. Halen bir kısmı kullanılan sefirliklerin yazlık mekânları da burada. O dönemde Rusya, Avusturya, İspanya, İtalya sefirlikleriyle birlikte Büyükdere’ye has bir eğlence dünyası var. İskele gazinosu ve birkaç önemli meyhane de Tarabya’da. Bu meyhanelerde sanatını icra eden müzisyenler daha sonra Eftalya'nın da birlikte çalıştığı kişiler. Buradaki müzik dünyasına özellikle gayrimüslim müzisyenler hakim. ## “Bu olsa olsa bir deniz kızının sesidir” Babası çok önemli Eftalya'nın hayatında. Musikişinas bir jandarma yüzbaşısı olan baba, Eftalya'nın müzikle haşır neşir olmasında önemli rol oynuyor. Zaten Eftalya da anılarında babasının müzik sevgisinden, dostlarıyla evde yapılan musiki alemlerinden bahsediyor. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Veri Enstitüsü'nün yaptığı kahramanlık araştırması, toplum olarak kendi hikâyemizin kahramanı olmak yerine dışarıdan bir kurtarıcı beklediğimizi gösteriyor. Katılımcıların yüzde 65’i kahramandan adil olmasını beklerken yüzde 85’i liderin değiştirici bir rol üstlenmesi gerektiğini düşünüyor.

Türkiye’de kahramanlık algısı: Toplumun yüzde 59’u yeni bir kahraman bekliyor

Çocukluk kahramanınız oldu mu hiç? Bir çizgi roman kahramanı olabilir bu. Ya da hayranlık duyduğunuz bir sporcu, bir sanatçı, belki de yakınınızdan biri, aileden… Örnek aldığınız, size ilham veren, zor zamanlarda hayata tutunmanızı sağlayan… Belki de siz hayatta kendi kahramanı olmayı seçenlerdensinizdir. Peki, size göre hangi özellikler bir insanı kahraman yapar? Süper güçlerle donatılmış olmak mı yoksa etten kemikten yaratılmış olsa dahi başkalarının iyiliğini kendisinin önünde tutabilmek ve bu dünyada vicdan pusulası şaşmadan yaşayabilmek mi? Bu aralar ister istemez kahramanlık üzerine düşünüyoruz. Bir dönem Türkiye’nin en güvenilir insanları listelerinde en üst sıralarda yer alan, yaptığı yardım faaliyetleri ve kurduğu AHBAP derneği ile neredeyse bir halk kahramanı statüsüne ulaşan Haluk Levent’in tutuklanması ve hakkındaki dolandırıcılık iddiaları kahramanlığa dair düşündüğümüz her şeyi sorgulattı. Christopher Nolan’ın _the Odyssey_ filminin de gösterime girdiği ve kahramanlık anlatılarının yeniden gündeme geldiği şu günlerde, Veri Enstitüsü’nün “kahramanlık algısı” üzerine yaptığı araştırma, bu ihtiyacın arka planına ışık tutuyor. Türkiye’de birey ve toplum düzeyinde insanların kahramanlığa atfettikleri özellikler ve kahramandan beklentilerinin siyaset sahnesine nasıl yansıdığını inceleyen çalışma, Türk toplumunun değerlerine, beklentilerine ve gelecek vizyonuna dair çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. ## “Gerekirse kuralları çiğneyebilecek güçlü bir lider” tercihi Araştırma verileri, son on yıldır siyasi türbülanslar, ekonomik krizler ve doğal felaketlerle sınanan ülkemizde “kahramanlara geçmiş yıllara kıyasla daha çok ihtiyaç duyulduğunu” gösteriyor. Kahramanı tanımlayan özellikler arasında “adil olma” ve “cesaret” gibi nitelikler ön plana çıkarken, kahramandan en büyük beklentinin adalet oluşu, mevcut düzenin işleyişine dair duyulan memnuniyetsizliğin boyutunu yansıtması açısından önemli. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Sizin de yerleşti mi o sıkıntı göğsünüze? Sarıp saracağım diye boğduklarınıza bir özür geçti mi içinizden? İşte orası Ahmet Güntan’ın sizi dürttüğü yerdir, orada kendisi dahil kimseye huzur yoktur. Çünkü o huzursuzluğu yazar, huzuru nafile arar. Çok estetik, çok politik, çok şairlik gerektirir bu.

Bana (da) sarıl İzmirli Ahmet!

Bu yazı Ahmet Güntan’ın yeni romanı _Sarıldım Çiftliği_ ’ni merkeze alacak ama orada kalmayacak. Hop oturup hop kalkacak. Onu başkalarına anlatmak derdine düşmeden, elli yıllık yazma uğraşı içinde şahsıma verdiği ilhamdan, cesaretten bahsedecek. Bahis deyince de uzun uzadıya giden bir incelemeye kalkıştığım anlaşılmasın. Herhangi bir Ahmet Güntan yazısı/ şiiri okurken bana ne oluyor, peşine düştüğüm dert bu. Onun _Sarıldım Çiftliği_ ’nde yaptığı gibi metnin içinde usul usul yürürken başıma bir şey geldi, onu anlatıp çekileceğim. Çünkü bir kitaptan size kalan tartımlı cümleler, afili aforizmalar değil, bir duygu, bir sızı, bir sezgi, belki de yalnızca bir ses ya da renktir. Güntan her yazdığıyla sizi bambaşka bir kapının ağzında bekler, bekler yanlış oldu. O ya kapının ardındadır ya da siz geldiğinizde çoktan tüymüştür. Hikâyenin sahibi yazar değil, muhatabı da okur değilmiş gibi gelir kucağınıza bir duygu durumu bırakır. Durum da duygu da okudukça dingilder. Misal, romanı okurken olur olmaz yerde kullandığı büyük harfleri görünce azıcık işkillendim. Gene bir “sizin kurallarınız bana vız gelir vızz” hali mi yoksa yattığın yerde uyuklayarak okuyorsan kalk, ayaktaysan çık dolaş diyen bir hale davet mi? Usul usul dediğime bakmayın, bodoslama metnin içine girmenizi, anlatıcı Kozak’ta mı dolaşıyor, görür görmez âşık olduğu tilkisi Battal’la mı konuşuyor, onunla birlikte gezinmenizi ve Battal’la muhabbete katılmanızı istiyor. Elbette yakanıza yapışan bir istek değil bu, ben burada çok mutluyum okur, gelsene, bak böyle bir hayat mümkün, diyen müzikli bir ses onunki. Kreşendosu da ters köşesi de çok sağlam! Ne demek istediğimi, onun ağzından anlatmazsam hatrım kalır: ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Acı dolu yaşamıyla bir roman karakterini aratmayan, yaşadığı trajediden yazar olarak çıkan ve çağdaşı edebiyatçıların edebi dehasına saygı duyduğu Yiyun Li, insani bağların en olmayacak koşullarda nasıl kurulabildiğini, dipsiz boşluklarda var olabilmeyi ustalıkla yazıyor.

Yiyun Li: Roman kahramanı gibi bir yazar

Bir roman düşünelim. Genç bir kadın hakkında olsun. Bu genç kadın otoriter bir yönetimin hüküm sürdüğü, propaganda makinesinin tıkır tıkır çalıştığı bir ülkede doğup büyüsün. İlaveten çok küçük yaşlardan itibaren annesinin ağır duygusal istismarına uğrasın. Bu manipülatif, onu sürekli eleştiren ve nankörlükle suçlayan annenin yaptıklarını görmeyen yahut görmezden gelen bir babası olsun. On yaşındayken okulunda düzenlenen bir kompozisyon yarışmasına, bu tür yarışmaların ikiyüzlülüğü ve gereksizliği hakkında bir kompozisyonla katılsın. Bu yazı sebebiyle öğretmenler odasına çağırılıp aralarında annesinin de bulunduğu öğretmenler tarafından alaya alınıp kınansın. Okulunda öğretmen olan annesi diğer öğretmenlerle bir olup onunla alay etmekle kalmasın, evde de bu yaptığının hesabını ağır şekilde sorsun. Okulda başarılı bir öğrenci olsun. Ülkesindeki zorunlu askerlik görevi sırasında angaryalardan kurtulmak için, inanmadığı ama çok başarılı propaganda metinleri yazsın. Üniversiteye gidip hücre biyolojisi okusun. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Macaristan'ın yeni iktidarı, cumhurbaşkanlığı için satranç tarihinin en güçlü kadın oyuncusu Judit Polgár'ın kapısını çaldı. Kariyerini ona ayrılan cinsiyet kategorisiyle sınırlamayan büyükustanın hikâyesi akıllara şu soruyu düşürüyor: İnsan, hangi oyunu oynamayacağını nasıl seçer?

Tahtı reddeden kraliçe: Judit Polgár

"Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım." _Baba_ filminin bu en meşhur repliği, çoğu zaman siyasi sahnede de işler. Birine bir makam ve güç teklif edildiğinde bu kolay kolay reddedilemez. Hele ki bir ülkenin en yüksek koltuğu mevzubahis olduğunda genelde bunun lafı bile edilmez. Vakti gelen oturur. Bu yaz Macaristan'da yaşananlar ise tam aksinin de mümkün olduğunu kanıtladı. Aralarında Rubik Küpü'nün mucidi Ernő Rubik'in de bulunduğu, Macaristan'ın bilim, kültür ve spor dünyasından 16 tanınmış isim, ülkenin bir sonraki cumhurbaşkanı olarak Judit Polgár'ı önerdi. Yeni Başbakan Péter Magyar da bu öneriyi sahiplendi. Hemen ertesi gün, _"Ülkemizin birliğe, barışa ve tüm Macarların gurur duyabileceği bir cumhurbaşkanına ihtiyacı var,"_ diyerek Polgár'la görüşeceğini açıkladı. Polgár teklifi geri çevirdi: _"Bölünmüş bir ulusu birleştirmenin tarihi sorumluluğunu üstlenecek yeterli gücü kendimde hissetmiyorum."_ Bu cevap şaşırtıcı gelebilir, ancak Polgár’ın karakterine pek aykırı değil. 50 yaşındaki satranç ustası, kariyeri boyunca kendisine biçilen rolleri de benzer şekilde sorguladı. Her iki cinsiyetin de eşit şartlarda boy ölçüşebileceği bir spor branşında kadın turnuvalarıyla sınırlanmayı reddetti, açık kategoride mücadele etti. Şimdi de bir devletin uzattığı makamı nazikçe geri çeviren Polgár'ı daha iyi tanımak için hikâyenin başına gidelim. ## Rejime meydan okuyan sistemin meyveleri Ağaç yaş iken eğilir atasözünün hakkını veren bir ailesi var Polgár'ın. 1976’da Budapeşte’de, bazı kaynaklarda “deney” diye anılan iddialı bir eğitim projesinin içine doğan Polgár, üç kız kardeşin en küçüğüydü. Babası László, daha çocukları doğmadan şu fikre bağlanmıştı: Dahi doğulmaz, dahi yetiştirilir. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Yakın bir geçmişe kadar ekranlardan gizli tanık ifadelerini yalın gerçeklermiş gibi anlatarak hedefe koyduğu insanların canını yakıyordu. Kendisi de gizli tanık aracılığıyla suçlandı. Cem Küçük'ün hikâyesi, savunduğu yargı düzeninin en çarpıcı ironilerinden birine dönüştü.

Cem Küçük vakası: Gizli tanıkla gelen gizli tanıkla gitti

14 Mayıs 2023 Genel Seçimleri’nden önce “Erdoğan kaybederse biz dahil herkes yargılanır,” demişti. Erdoğan kaybetmedi ancak o aradan üç yıl geçmeden iki kolunda jandarma eşliğinde gözaltına alındı. Cem Küçük'ün canhıraş savunduğu sistem, bu kez onu vurdu. Daha önce Küçük’ün başkalarına yaptığı gibi, o da peşinen suçlu ilan edildi. Küçük'ü ilk suçlayanlar da, ilk yalnız bırakanlar da kendi mahallesi oldu. Uzun süre başkalarına parmak sallayıp sonu gözaltıyla bitenlere _Rasim Ozan Kütahyalı_ ve _Tamar Tanrıyar_ 'dan sonra Cem Küçük de eklendi. Kütahyalı ve Tanrıyar gibi Küçük de gazeteci olduğu iddiasında. Ama onun da halkın objektif haber alma hakkına ne kadar saygı duyduğu ve katkı sağladığı tartışmalı. ## Cem Küçük nasıl Cem Küçük oldu? Aslında kendisi bir yayınevinde uzun yıllar editörlük yaptı. Medya sektöründe çalışmaya Yeni Şafak Gazetesi’nde yazarak başladı. Televizyonla da aynı grubun kanalı TVNet ile tanıştı. İktidar ile Gülen Örgütü’nün ortaklık yaptığı yıllarda güllük gülistanlık geçinip gitti. Pensilvanya tabelalarının altında fotoğraflar çektirdi. Yıllarca hizmet ettiği Gülen Örgütü’nün Ergenekon, Balyoz, Şike gibi operasyonlarında tutuklanacak isimleri günler öncesinde ekranlardan anons etme görevini üstlendi. Köşe yazılarında iş insanı Aydın Doğan dahil onlarca insanı tutuklanacaklar diye hedef gösterdi. İktidarın “darbe” olarak nitelendirdiği 17 Aralık operasyonlarında bile televizyon ekranlarında Gülen Örgütü’nü savundu: > _"Hükümet - Cemaat kavgası değil bu. Bu hükümetle yargı ve emniyetteki yapılanmalar arasındadır. Cemaatin tüm dünyada okul hizmeti ve çeşitli hizmetler yapan bu güzel insanları hakkında iftira atmak olmaz."_ İktidarın zamanla Gülen Örgütü’nün bileğini büktüğünü gören Küçük de dümeni “Reis’e” kırmaya başladı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından o artık Gülen Örgütü’yle verilen savaşta iktidarın bir neferiydi. Sadece Gülenciler ile yetinmiyor, iktidara muhalif kim varsa gözüne kestiriyordu. Gazetecisi, sanatçısı, iş insanını ayırt etmeksizin hedef gösteriyor, köşesinde ve ekranlarda tehdit ediyordu. Sık sık “devlet büyüklerim” ifadesini kullanıyor, hatta kendisine MİT’e yakın imajı çiziyordu. Organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in ifşalarında “çakma MİT’çi” diye yer verdiği Küçük, muhalif isimlere yönelik birçok soruşturmada onları peşinen suçlu ilan etmek için ön saflarda yer alıyordu. ## “Arada insan yalan…” Adeta bir misyon yüklenmişcesine ekran ekran gezdirilip “soruşturmaların ne kadar sağlam delillerle” yapıldığını anlatıyordu. Kimi zaman _"MASAK raporuna göre (CHP Parti Meclisi üyesi) Berkay Gezgin, İBB'den bir milyon TL almış"_ kimi zaman da “(_İBB Spor Kulübü Başkanı_ _Fatih) Keleş’in evinde balya balya, tam iki milyon dolar nakit para bulundu. Üstelik bu para, evdeki parkenin altına saklanmış. Görüntüler var,”_ gibi gerçek olmayan bilgiler onun üzerinden servis ediliyordu. Bilgilerin yalan olduğu ortaya çıktığında da _“Arada insan yalan... şey ağzından bir şey kaçırabilir”_ gibi açıklamalar yapmakta da bir beis görmüyordu. Gazeteci Fatih Altaylı gözaltına alınıp tutuklandığında “Müsvedde tutuklandı” diye paylaşım yaparak sevinen Küçük, uzun yıllar ekranlarda boy gösterdi. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

CHP’den taslarını taraklarını toplayıp giden Özelciler YENİ bir hikâye yazmaya koyuldular ama kalan sağların kime yar olacağı belirsiz. Değişimcilerin kırkı çıkmadan CHP’de yeni isyanın ayak sesleri duyulmaya başladı. Fayn Ankara muhabiri derledi.

CHP’de ikinci isyana doğru

Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin 21 Mayıs’ta verdiği mutlak butlan kararı, yaklaşık 60 gün sonra Türkiye'nin 190'ıncı partisini doğurdu. 91 milletvekiliyle ortaya çıkan YENİ Parti, CHP'nin 24 yıllık "ana muhalefet" statüsünü bir hamlede alıverdi. Ülkede ilk defa ana muhalefet partisi seçimsiz şekilde değişti. Ve bu, çok iyi hazırlanılmış, semboller yüklenmiş bir kuruluş günü hikayesi yazılarak gerçekleştirildi. Partinin kuruluş başvurusu, 24 Temmuz 2026 Cuma günü, Lozan Antlaşması’nın yıldönümünde yapıldı. Bu, birinci semboldü. Başvurunun ardından Özgür Özel milletvekilleriyle birlikte Hacı Bayram-ı Veli Camii'ne giderek, cuma namazı kıldı. Orası, Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı sonrasında Heyet-i Temsiliye ile birlikte 23 Nisan 1920 günü cuma namazını kıldığı cami. Bu, ikinci semboldü. YENİ Partililer Atatürk’ün yaptığı gibi camiden Birinci Meclis’e de yürüdü. Özel orada _“Aynı kararlılıktayız. Ne Lozan’dan ne Misak-ı Milli sınırlarından ne Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünden ne partimizin ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerinden bir adım, bir santim başka bir yerdeyiz_ ” dedi. Bu, üçüncü semboldü. Partinin kurucular kurulu ilk toplantısını Anadolu Kulübü’nde yaptı. O kulüp de Atatürk’ün talimatı, İsmet Paşa’nın ilk başkanlığı ile kurulmuştu ki, bu da dördüncü semboldü. ## Hızına yetişilemeyenler YENİ Parti’nin kuruluş dilekçesinin verilmesi ile, partinin genel başkanının seçilip, parti organlarının yerli yerine oturtulması neredeyse 24 saat bile olmadan tamamlandı. 80 kişilik Parti Meclisi (PM), 15 kişilik Yüksek Disiplin Kurulu (YDK) ve Meclis Grup Yönetimi'nde görev alacak isimler bir batında ortaya çıkarıldı. Bu hukuki kuruluştu. Siyasi kuruluşun gerçekleşeceği ilk kurultaya kadar görev yapacak Özel ile yakın çalışacak kurmay ekip ise dar tutuldu. Geçiş süreci yönetimi olarak adlandırılan Merkez Yönetim Kurulu’nda (MYK) bazı pozisyonlara yapılan atamalar aynı zamanda bir zorunluluğun sonucu oldu. Daha önce CHP’de genel sekreterlik görevini yürüten Selin Sayek Böke ya da Hukuk İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftçi değişimcilerin önde gelenleri oldukları halde YENİ Parti’ye gelmediler. Yargıtay’dan ‘değişimciler’ lehine çıkabilecek bir karara karşı CHP’de bırakılan bu isimler yerine, gelebilenlerden atamalar yapıldı. Örneğin İstanbul milletvekili Yunus Emre, Böke’nin yerine genel sekreter oldu. Ama CHP dönemindeki gibi Ali Mahir Başarır, Murat Emir ve Gökhan Günaydın YENİ Parti'nin de grup başkanvekilleri oldu. Parti ilk grup toplantısını alışık olduğu bir yerde, CHP’nin grup salonu olarak bilinen salonda yaptı; diğer grup salonlarının durumu, milletvekili sayısı gibi etkenleri göz önünde bulunduran Meclis başkanlığının takdiri bu yönde oldu. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

7. Bergama Tiyatro Festivali 7-9 Ağustos tarihleri arasında izleyicilerle buluşmaya gün sayıyor. Üç gün boyunca antik kenti bir tiyatro sahnesine dönüştürecek festivale gün sayarken, sözü festivali mümkün kılan gönüllülere bıraktık.

Bir kenti festival yapanlar: Bergama’nın gönüllü kahramanları

Bir avukat, bir hemşire, bir çiftçi ve aşçı bir araya gelirse ortaya ne çıkar? Birbirinden farklı meslekleri ve hayatları olan insanların yer aldığı, “ne alaka” dedirten bir fıkra anlatmayacağım size. Ortak noktaları Bergama ve tiyatro aşkı olan bu insanların yaptıklarını anlatacak olsam, hikâyelerine ancak "bir peri masalı" derdim. Bergama Tiyatro Festivali (BTF) ekibinden bahsediyorum. Her türlü zorluğa rağmen festival yapmaktan geri durmayan bir ekip var karşımızda. Gönüllülük esasıyla çalışan, yukarıda saydıklarımın da dahil olduğu kocaman bir ekip, bu yıl yedinci kez Bergama'yı köklerinden aldığı ilhamla dev bir tiyatro sahnesine dönüştürecek. İlki 2018’de yapılan ve bölgeye özgü tasarımıyla dikkat çeken BTF, 7-9 Ağustos tarihleri arasında 30'dan fazla oyun, performans ve etkinliğe ev sahipliği yapmaya gün sayıyor. Bu yıl festivalin programına yön veren düşünce ise dört kelimeyle özetleniyor: Değişmek. Denemek. Yanılmak. Yeniden başlamak. ## Zeus Altarı’ndan ilhamla atılan adımlar Her yıl kendini yeniden tanımlayan festival, bu cümleyi bir slogan değil, kendi hikâyesinin özeti olarak benimsiyor. Ekibin ifadesiyle festival; gördüklerinden, duyduklarından, tanıştıklarından ve geride bıraktıklarından oluşuyor. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Hindistan’da sınav sorularının satılması ve genç işsizliğiyle tetiklenen protestolar, Eğitim Bakanı’nı istifaya zorladı. Gençler, protestolar sırasında kendilerine yapılan “hamam böceği” benzetmesini gururla sahiplendi. Şimdi Hindistan siyasetinin yeni bir aktörü var: Hamamböceği Halk Partisi.

Hindistan’da hamam böceklerinin zaferi

Hindistan’da tıp fakültesine giriş sınavı sorularının satılması skandalı ve genç işsizliği nedeniyle mayıs ayında başlayan ve ülke geneline yayılan kitlesel protestolar, Eğitim Bakanı’nın istifasını getirdi. Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, "gençlerin özlemlerine, hayallerine ve beklentilerine saygı duyduğunu" söyledi. "Ulus karşıtı güçlerin mevcut durumdan faydalanma" ihtimalini engellemek amacıyla istifa ettiğini açıkladı. ## Ne olmuştu? 2 milyon 200 binden fazla adayı etkileyen tıp fakültesi giriş sınavı, mayıs ayında yapıldı. Sınav sorularının satıldığının ortaya çıkması ülkede büyük bir infial yarattı. Süreç içerisinde bir düzineden fazla öğrenci intihar etti. Öğrenciler ve gençler sokaklara çıktığında polisin sert müdahelesiyle karşılaştılar. Hindistan Yüksek Mahkemesi Başkanı da gençler için "hamam böceği" ve "parazit" benzetmesi yaptı. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Tek kişilik haneler rekor kırıyor, orta sınıf eriyor, gençlerin hayalleri silikleşiyor. Türkiye’nin bugünkü ruh hâli melankolik. İnsanlar geleceklerini sürekli ertelemekten yorgun. Akan Abdula, Türkiye'nin demografik, ekonomik ve toplumsal dönüşümünü anlatıyor.

Akan Abdula: “Dünyada fırtına, Türkiye'de ise kusursuz fırtına yaşanıyor”

Dünya ve Türkiye gündemi akıl almaz bir hızla değişiyor, biz de bir süredir bu baş döndürücü haber akışından gözümüzü kaldırıp büyük resme bakmaya ve “Nasıl dönüşüyoruz?” sorusuna yanıt aramaya çalışıyoruz. Bunun için ülkenin nabzını tutan kişilerle söyleşiler yapıyoruz. “Nasıl dönüşüyoruz?” serisinin ilk söyleşisinde, Panorama TR’nin araştırma direktörü Osman Sert daha partili, daha milliyetçi, daha fakir ve daha kırılgan olduğumuzu anlatmıştı. Bu kez sorularımızı Türkiye’nin en önde gelen veri analizi ve araştırma şirketlerinden Future Bright’ın kurucusu, araştırmacı, stratejist, yazar Akan Abdula’ya yönelttik. Dört bir yanımızdaki savaşların neden çıktığından artık evlenmek ve çocuk sahibi olmak istemeyen gençlere çevremizde olan biten birçok değişimi konuştuk. 23 senedir çeşitli markalar için veri analizi yapan, sekiz senedir de toplumsal araştırmalar, analizlerle Türkiye’nin ve dünyanın dönüşümünü okumaya, takip etmeye ve anlamlandırmaya çalışan Abdula’nın dikkat çektiği rakamlar çok çarpıcı: Dünyanın en hızlı yaşlanan ülkelerindeniz. Fransa’nın 115 yılda yaşadığı yaşlanma sürecini biz 38 yılda yaşamış olacağız. 26 yılı geçti. 12 yılımız daha kaldı. Türkiye’de şu anda 6,2 milyon hanede tek kişi yaşıyor; tek çocuklu ailelerin oranı yüzde 40. **Bugün bulunduğumuz durumu nasıl tanımlarsınız?** Dünyada fırtına, Türkiye'de ise kusursuz fırtına. **Dünyadaki fırtınadan kastınız ne? Bu fırtına ne zaman ve nasıl başladı?** Dünyadaki fırtına neoliberalizmin ölümüyle başladı. Neoliberalizm öldü ama hâlâ yerine ne koyacağımızı bilemiyoruz. Neoliberalizm aslında Çin modeli ile ABD modelinin çatışmasıyla ölmeye başladı. Bu iki modele biraz daha yakından bakarsak, bugün yaşadığımız fırtınayı daha iyi anlamlandırabiliriz. Çin modeli tamamen devlet destekli bir yatırım modeli. Devlet hangi sektöre yatırım yapacağına ve o sektörde kimin oyuncu olacağına karar veriyor. Örneğin, 5G’de Huawei'yi seçti, Çin Kalkınma Bankası da Huawei’yi milyarlarca dolarla destekledi, marka bugün dünyada bir numara. Çinliler, zekice bir şey daha yaptılar ve Asya'nın tüm tedarik zincirlerini, lojistiği kontrol altına aldılar. Aslında Çin modeli de çok sağlıklı değil. Devlet desteğini çekse bankacılık sistemi, gayrimenkul şirketleri hep batık. Ama devleti kimse çekemiyor ve devletin kasası ihracatta hâlâ artıda oldukları için dolu. > “Bugün, çok net bir şekilde, devlet destekli şirketlerle devlet destekli şirketlerin birbiriyle çatıştığı bir dünya var.” **Peki, bütün bunlar olurken Çin’in karşısında ABD ne yaptı?** Liberalizmin, neoliberalizmin son 20-30 yıldaki mucidi ABD, ‘Devlet aslında çok karışmaz, bırakın şirketler istediklerini yapsınlar’ dedi. Başta şirketleri kendi haline bırakmayı tercih etti. Ama Çin çok hızlı gidince ABD de artık ‘Bu modele karşı benim sabrım yok’ dedi ve buna göre davranmaya başladı. Kendi bebekleri neoliberalizmi sepete koydular, bırakmak için cami arıyorlar, adeta neoliberalizmi çöpe attılar. > Bugün, çok net bir şekilde, devlet destekli şirketlerle şirket destekli devletlerin birbiriyle çatıştığı bir dünya var. **Bu çatışmada ABD’nin hesabı ne?** ABD şunun farkına vardı; cihazlar, elektrikli arabalar gibi somut ürünlerde Çin’e karşı bu savaşı kazanma ihtimali yok. Ama ABD için kazanılabilecek çok önemli ikinci bir alan daha var: Soyut ürünler dediğimiz dijital ürünler. Burada ABD hâlâ bir numarada. ABD'nin en değerli 500 şirketinin listesinde, ilk 10 şirket - dijital şirketler, veri şirketleri, teknoloji şirketleri - toplam değerin %40'ını oluşturuyor. ABD, agresif Çin politikasının somut ürünler ve tedarik zincirinin kontrolünü ele geçirdikten sonra ABD’nin dijital şirketlerinin peşine düşeceği kanaatinde… Bu yüzden de, “O zaman ben bu ABD’li dijital şirketlerin önündeki, olası bütün bariyerleri kaldırayım ve dijital şirketlerimin rakipleri olan Çin modellerini olabildiğince yavaşlatayım” diyor. **Bu dijital şirketlerin önündeki bariyer nedir?** Bu şirketlerin önünde tek bir bariyer var: Avrupa Birliği (AB). AB dijital şirketlerin disipline kavuşturulması noktasında emek sarf eden tek yapıydı. İnsan haklarını, data işleme şeklini, sınırlamaları, tekel olma halini hepsine sınırlamalar getirdi, bu şirketlere devasa cezalar yazdı. ABD, AB’nin bu süreçlerinin Çin’e zaman kazandıracağını düşündü ve AB’nin bu politikasını sıfırlamaya karar verdi. İki üç sene önce kesilen cezaları duymamaya başladık. Trump’ın yemin töreninde arkasında dizilen insanlar (Elon Musk, Mark Zuckerberg, Jeff Bezos gibi) da bununla ilgiliydi. AB’nin buradaki bütün otoritesi sıfırlandı. Yapay zeka şirketlerinin hızlanması, daha çok veri üretimi demek. Daha çok veri üretimi için daha çok veri merkezine, daha çok enerjiye, daha çok suya ihtiyaç var. ABD bu nedenle, AB’nin son 10-15 yılda hayata geçirdiği sürdürülebilirlik projelerinin büyük ölçüde rafa kaldırılması konusunda da ısrarcı. Çünkü başka türlü bu veri merkezlerinin ayakta kalma ihtimalleri yok. Son dönemdeki savaşlara da baktığımızda da bu sürecin etkisini görüyoruz. **Yaşanan çatışmalarla, savaşlarla bunların ilgisi ne?** Örneğin, Venezuela’yı 13 yıldır yöneten Maduro bir gece aniden yatağından alındı. Venezuela, enerji kaynakları açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biri ama enerji kirli ve çıkarılması pahalı. Ama kirli enerji diye bir şey kalmadı. Artık enerjinin her gramı, kirlisi temizi, hepsi önemli. İran ile de savaşa girildi çünkü İran Çin'e enerji sağlıyordu. Özetle aslında dünyadaki fırtına şundan kaynaklanıyor: Bir, neoliberalizm öldü, devletler her şeyi ele geçirdi. İki, teknolojinin önündeki insanı koruyan tüm bariyerler kalktı. En azından bu bariyerlerin mücadelesini veren Avrupa Birliği'nin tüm otoritesi sarsıldı. Bütün o fotoğraflar, Trump’ın karşısında çocuklar gibi dizilmiş Avrupa Birliği liderleri. Bu mesajlar dünyaya bilerek verildi. ABD “Artık bunların bir önemi yok. Biz koşacağız” demiş oldu. Devletlerin korkunç şekilde her şeye müdahale ettiği, inanılmaz bir güç empoze ettiği ve şirketleri açık şekilde araçsallaştırdığı bir döneme girdik. > “Hem teknoloji tarafından çarpıldık hem de Türkiye'de bildiğimiz bütün gerçeklerin yavaş yavaş yok olduğu bir döneme girdik.” **Peki, Türkiye’nin kusursuz fırtınasını anlatır mısınız?** ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Pop müzik gerçekten apolitik mi, yoksa sınırlar sessizce kayıyor mu? 9 Ağustos’ta İstanbul’da konser verecek Zara Larsson’ın hem şarkılarında hem de politik meselelerde takındığı net tavır eğlenceyle sınırlı olduğu düşünülen popun yeni bir ifade alanına dönüşüp dönüşmediğini sorgulatıyor.

Pop müzik politik olabilir mi?

İki artı iki her zaman dört eder. Bir şey ya aktır ya karadır. Pop müzik eğlencedir, politikayla bir ilgisi yoktur. Bu tür kesinlikler tanıdık geliyor, belki de bu yüzden tam tersinin olabileceğini düşünmeyi pek de akla getirmiyoruz. Pop müziğin toplumsal olanla mesafeli bir alan gibi kurgulanmasının da bir payı var bunda elbet. Sonuçta ticari kaygıların da etkisiyle bu müzik türü geniş kitlelere hitap etmeyi amaçlıyor ve bunun için de tartışma yaratacak konulardan uzak durmaya çalışıyor. Bu kurgu, kadın sanatçılar söz konusu olduğunda daha da belirgin. Kadın pop yıldızları çoğu zaman bedenleri, stilleri ve arzulanabilirlikleri üzerinden görünür oluyor. Uzatılan mikrofonlara aşk ve romantik ilişkilere dair açıklamalar yapmak gayet doğal karşılanırken toplumsal olana dair bir şeyler söylemek riskli kabul ediliyor. Belki de bu yüzden, pop müzik sahnesinde açık bir politik tavır sergileyen kadınlar hâlâ ayrıksı ya da kural dışı olarak algılanıyor ve birçok yaptırımla karşılaşabiliyor. Ama bu sınırlar her geçen gün biraz daha esniyor. Zara Larsson da bunun küçük ama çarpıcı bir örneği. Zara Larsson’ın adını Ağustos ayında vereceği İstanbul konseri nedeniyle sosyal medyada sıklıkla duymaya başladık. Üstelik yalnızca müziğiyle değil, söyledikleriyle de dolaşıma giriyor. Peki kim bu Zara Larsson? ## Temel özgürlük alanlarını vurgulayan şarkılar 1997 doğumlu Zara Larsson, İsveçli bir pop yıldızı. Katıldığı bir yarışmayı kazanmasıyla müzik dünyasına adım atıyor. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Christopher Nolan'ın Odyssey filmi yalnızca bir uyarlama değil; destan ile sinemanın karşılaşması. Aralarında üç bin yıl ve bir IMAX kamerası olsa da Homeros ile Nolan aynı anlatı tezgâhında çalışıyor. Bu ortaklık nerede güçleniyor, sinema destandan nerede ayrılıyor? İnsan evine ne zaman dönüyor?

Aynı hikâyenin iki dokusu: Homeros’tan Nolan’a Odysseia

Bir uzak yol gemi kaptanının kızı olduğum için çocukluğumun önemli bir bölümünü babamın o sırada dünyanın neresinde olduğunu merak ederek geçirdim. Uyumadan önce bir ritüel gibi, “Babam şimdi nerede?” diye sorardım anneme. Annemin verdiği cevaplar hiçbir zaman haritada bir nokta olarak kalmazdı. Adı masalları andıran limanlar, fırtınalı denizler, başka dillerin konuşulduğu şehirler ve günlerce karanın görünmediği yolculuklar girerdi araya. Babam uzak denizlerde yol alan bir hikâye kahramanına dönüşürdü. Onu gözümde biraz Sinbad, biraz Odysseus gibi canlandırırdım. Her seferin ardından eve döndüğünde yorgun, sakallı ve tuz kokan bir yarı insan. Ama yanında getirdiği papağanlar, maymunlar ve egzotik bitkilerle bir kahramandı aynı zamanda. Annemin hikayelerindeki haritada olmayan yerlerden çıkıp gelmiş bir yarı tanrıydı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, Homeros’un Odysseia’sının bana hiçbir zaman yalnızca Odysseus’un destanı gibi gelmediğini hatırlıyorum. Yüzeyde eve dönmeye çalışan bir adam, kaybolan gemiler, fırtınalar, devler ve büyücüler var. Altında ise yolculuğu anlatanların, dinleyenlerin, hatırlayanların ve dönüş ihtimalini canlı tutanların ördüğü daha karmaşık bir yapı uzanıyor. Christopher Nolan’ın The Odyssey’ini izlerken de aklım sık sık bu yapıya gitti. Nolan’ın yüzeyde Homeros’tan neleri çıkardığından çok, derinlerde onunla ne kadar benzer düşündüğünü fark ettim. Aralarında yaklaşık üç bin yıl ve bir de hayli gürültülü IMAX kamerası var. Yine de ikisi de hikâyeyi düz bir yol gibi değil, ileri geri işleyen bir dokuma tezgâhı gibi kuruyor. ## Nolan’ın arkasına saklandığı kadın Homeros’la Nolan arasındaki en önemli bağlardan biri, Odysseus’u evi olan İthaka’da bir dokuma tezgâhının başında bekleyen karısı Penelope. Penelope and the Suitors - John William Waterhouse (1849-1917) Her iki eser de görünürde Odysseus’un Troya’dan dönüşünü anlatıyor. Fakat Matt Damon’ın canlandırdığı Odysseus denizlerde yol alırken İthaka’daki zamanı Penelope yönetiyor. Saraydaki yüzü aşkın talip için olay örgüsü son derece basit: Odysseus ölmüş, Penelope içlerinden birini seçecek, seçilen adam sarayın ve krallığın yeni sahibi olacak. Filmde Anne Hathaway’in canlandırdığı İthaka kraliçesi seçimini kayınpederi Leartes’in kefenini bitirdiğinde yapacağı sözünü vermiş. Bu yüzden gündüz kefeni dokuyor ve gece herkes uyuduktan sonra kumaşı ilmek ilmek söküyor. Talipler kumaşın tamamlanmasını beklerken Penelope erkeklerin beklediği o basit sona razı olmuyor, zamanı eğip büküyor, Odysseus’un dönebileceği ihtimalini açık tutuyor ve hikayeyi kendi bakış açısıyla yeniden kurguluyor. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Gümbet, Gündoğan, Bodrum Merkez ve Türkbükü’ne kanalizasyon akıyor. Turgutreis, Kadıkalesi, Cennet Koyu, Aspat aşırı yapılaşmayla, Gümüşlük çapalarla tahrip oluyor. Bodrum ve Ege’yi kurtarmanın yolu, deniz çayırlarını korumaktan geçiyor.

Bodrum’un kurtuluş reçetesi: Erişte!

Özellikle yaz aylarının en tercih edilen, nüfusu birkaç aylığına yaklaşık bir milyona (normalde 200 bin civarı) çıkan Bodrum’un bir görünen, bir de görünmeyen yüzü var. Görünen yüzü malum. Plajlar, mekanlar, dağa taşa dikilen -ve bin şükür ki zamanında kat sınırı ve beyaz boyama zorunluluğu getirilen- evler… Görünmeyen yüzüyse çok acı… Gümbet Atık İstasyonu'ndan sızan arıtılmamış atıksular yüzünden Büyük ve Küçük Resif gibi dalış noktalarında bile görüş düştü. Deniz çayırları, mercanlar üzerinde müsilaj benzeri tortular var. Bodrum merkezde ise belediye binasının altından geçen kanaldan periyodik olarak lağım akıyor. Gündoğan ve Türkbükü koyu, aşırı yapılaşma ve yetersiz altyapı nedeniyle ağır organik yük altında. Arıtma tesislerinin kapasitesi yetmiyor ve koya verilen atık sular, bölgede kulak iltihabı gibi bakteriyel vakalara yol açıyor. Geçmişteki yoğun balık çiftliği faaliyetleri yüzünden Salih Adası ve Güvercinlik’te deniz zemini 20 yıllık organik madde birikimiyle kaplı… Moraliniz bozulduysa üzgünüm, dahası da var. Kirliliği alarm seviyesine gelen Bodrum koy ve kıyılarından sadece birkaç örnek verdik. Bodrum Yarımadası’nda bildiğiniz, gittiğiniz, yüzdüğünüz her koy büyük baskı altında. O kadar ki bu gidişle Bodrum, önümüzdeki 10 yılda turizm gelirlerine elveda diyebilir! Koylardaki bu büyük baskıyı Project Posidonia- Deniz Çayırları Projesi inceledi. Bodrum’da yürütülen bilimsel araştırmalardan çıkan veri ve önerileri inceledik. Hangi bölgenin ne kadar ve neden kirlendiğini, hatta oksijensiz kalan noktalara ve çözüme baktık. ## Deniz çayırı, nam-ı diğer erişte nedir? Önce deniz çayırı nedir, ne işe yarar, anlayalım: Hani sığ yerlerde bazen yosunla karıştırılan, bazılarını huylandıran, bu nedenle hunharca sökülüp atılan hatta yerine kum dökülen bitkiler var ya, işte onun adı deniz çayırı ya da halk arasındaki deyimiyle erişte (Posidonia Oceanica). Yosunlar arasında yer almayan, kökleri olan, çiçek açan Akdeniz’e özgü bu bitki, ekosistem için hayati. Köklerinde yüksek oranda karbon hapseden bu müthiş bitki, deniz tabanına oksijen sağladığı için, iklim değişikliğiyle mücadelede çok kritik bir öneme sahip. Abartmıyoruz, bilim insanlarının mavi karbon ekosistemleri dediği; karbonu uzun süre depolayarak küresel ısınmayı yavaşlatan tropikal bölgelerdeki mangrov ormanları kadar önemli Posidonia… Kıyı erozyonunu engelleyen deniz çayırları, hem deniz canlıları için bir yuva hem de suyu filtrelediği için berraklığın garantörü. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Bursa'da bir kız lisesinin birincisi, otuz yıl sonra Berlin Teknik Üniversitesi’nin ilk Türkiye kökenli kadın rektörü oldu. O, “beyin okumayı” bilen bir bilim insanı. Fatma Deniz'in hikâyesi, bir "ilk"in ötesinde, kimliği gizlemeden nasıl yükselinebileceğinin de hikâyesi.

Bursa’dan Berlin’e: Fatma Deniz’in koridorları

🦉 FNF Türkiye__iş birliği ile hazırladığımız bu yazı dizisinin her bölümünde sivil toplumdan akademiye, ekonomiden politika çevrelerine çalışmalarıyla fark yaratan isimlerin ilhâm veren hikâyelerine mercek tutuyoruz. Çalışmalarını takip ettiğiniz ve hikâyesini merak ettiğiniz isimler varsa__ ___hello@fayn.co___ __e-posta adresinden editör masamıza iletebilirsiniz.__ TU Berlin’in (Berlin Teknik Üniversitesi) 250 küsur yıllık tarihinde, koridorlarda yürüyen ilk Türk kadın rektör Prof. Dr. Fatma Deniz oldu. Nisan 2026’da göreve başladığında arkasında bıraktığı yol basit bir kariyer öyküsünden fazlasını anlatıyordu: Bursa’da bir kız lisesinden Münih’teki bir teknik üniversiteye, oradan Kaliforniya’ya, sonunda da Almanya’nın en büyük teknik üniversitelerinden birinin en tepesine uzanan, birkaç kıtayı ve birkaç dili aşan bir güzergâh. Lakin sanılmasın ki bir kariyer hikâyesinden söz edeceğim. Hayır, bu bir kadının, hatta bir “yabancı”nın, genellikle beyazların ve erkeklerin doldurduğu bir koltuğa nasıl oturduğunun hikâyesi… Deniz’in ismi Almanya’da geniş kitlelerce, 2025’in Aralık ayında yapılan rektörlük seçimiyle duyuldu. Ne var ki asıl hikâyesi seçim gününden çok önce, iki farklı kıtada, iki farklı bilim geleneğinde şekillenmeye başlamıştı: Türkiye’deki lise sıralarında, Münih’teki bilgisayar bilimi laboratuvarlarında, Kaliforniya’nın nörobilim merkezlerinde... Dolayısıyla onun uzun birikimini ve bu birikim üzerine inşa edilen kamusal görünürlüğünü elde bulunan Almanca kaynaklar üzerinden bir araya getirmek, bize, her vesile ile başka bir ülkede, fırsatlar cennetinde, yeni bir hikâye arayanlara ilham verebilir. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

BirGün gazetesi muhabiri Ebru Çelik’in, CHP’nin Kemal Kılıçdaroğlu’nun katılımıyla gerçekleşen üye katılım törenine casting ajanslarından figüran taşındığını ortaya çıkarması gündemde. Haber, birçok kişi için ne zamandır unuttuğumuz gazetecilik örneği, hatta yılın haberi.

Ebru Çelik’in hatırlattığı gazetecilik

CHP’nin genel başkanlığına, mahkemenin verdiği mutlak butlan kararıyla dönen, haftalardır, “İnsan içine çıkamıyor” diye eleştirilen Kemal Kılıçdaroğlu, cumartesi İstanbul’da üye katılım törenine katıldı. Tören tam da CHP’den istifaların ardından Özgür Özel’in genel başkanlığında YENİ Parti’nin kurulmasının bir gün sonrasına denk gelmesi açısından da önemliydi. Ama toplantı daha yeni bitmişti ki BirGün gazetesi muhabiri Ebru Çelik’in özel haberi gündemin ilk sırasına oturdu. Habere göre, CHP’nin rozet takma törenine, üç farklı cast ajansından 20 servisle yüzlerce figüran taşınmıştı. Ebru Çelik organizasyondan, daha önce çalıştığı işyerinde uğradığı hak kaybı nedeniyle haberini yazdığı bir kişinin attığı mesajla haberdar olduğunu yazdı. Gönderilen mesajda Kılıçdaroğlu’nun rozet takacağı tören için 950 TL ücret verileceği yazılıydı. Gazeteci Çelik de kendisini figüranların arasına yazdırıp haberin peşinden gitti. Çelik’in her aşamasına tanıklık edip görüntülediği olaya göre, Mecidiyeköy'de bulunan Trump AVM'nin önünde sabah saat 09.00'da toplanan figüranlar Sarıyer'deki Rauf Denktaş Kültür Merkezi'ne götürülüyor. Çelik, figüran olarak gelen tüm kişilerin Kılıçdaroğlu'yla bir ilgisi olmadığını, kiminin emekli, kiminin işsiz, kiminin ise atanmayan sınıf ya da matematik öğretmeni olduğunu öğreniyor. Aralarında İmamoğlu’nu destekleyen bile var. İran, Özbekistan ve Mısırlıların da içerisinde bulunduğu figüranlar servisten salonun arka bahçesinde indiriliyor. Ebru Çelik’in haberine göre, burada gruba "Halkın umudu Kılıçdaroğlu", "Hak, hukuk, adalet", "Gençliğin umudu Kılıçdaroğlu", "Kahraman Kemal" sloganları öğretiliyor ve hep birlikte alkış tutmaları, ıslık çalmaları söylenerek provalar yapılıyor. Saat 12.00'de başlayan etkinlik öncesinde salonun alt ve üst katına yerleştirilen figüranları cast direktörleri alkış ve slogan atmaları için yönetirken, içerisinde cast direktörlerinin de bulunduğu yaklaşık 50 erkek figürana CHP Gençlik Kolları yelekleri giydiriliyor. ## Haberi atlayanların linç yarışı Daha o akşam, hükümete yakın birçok kanalın tartışma programında haberin nasıl gerçek olamayacağını, bunun bir kumpas olduğu iddiaları havalarda uçuşmaya başladı. Oysa o gün orada aynı kanalların tümünün muhabirleri de vardı. Eskiden olsa haberi atlayan muhabirlerinden hesap sorarlar, muhabirler de haber merkezine en azından haberi atlamanın utancıyla başı önde girerdi. Onun yerine bir linç kampanyası başladı. Akademisyen Deniz Ülke Kaynak’ın tv100’deki sözleri de çok tartışıldı. Kaynak, _"Geride kalanlarla ilgili partinin içerisinde, orada burada böyle operasyon yapabilir. Yani hakikaten içeriden birisi, üç tane cast ajansından birini getirir, 'Kılıçdaroğlu'nun ekibi yaptı' iddiası üstüne eklenir."_ dedi. ## CHP’den suç duyurusu BirGün muhabirinin haberi duyulur duyulmaz ilk açıklama, organizasyonu düzenleyen, CHP’nin yine mahkeme kararıyla İstanbul İl Başkanlığı’na getirilen Gürsel Tekin’den geldi. Tekin, haber için kumpas iddiasında bulundu: _“Açık ve net söylüyorum; hiçbir kirli tarafta olmadım. Bu tuzağı kuran kimse kardeşim de olsa sayın savcılar dibine kadar gidecekseniz. Bu kurulan FETÖ'vari tezgahın sorumluları kimse mutlaka bulmamız lazım. Bulacağız, kimse merak etmesin. Kocaman salonda 70 kişi fazla olsa ne olur, eksik olsa ne olur?”_ Tekin, araştırma yaptıklarını, etkinlik alanına bir arabanın geldiğini, gelenlerin görevinin Kılıçdaroğlu için salonda negatif slogan atmak olduğunu iddia etti. Haberi veren basın kuruluşlarını “kirli medya” olarak nitelendirdi. Yetmedi, haberi yapan gazeteci için hakaret içeren bir ses kaydı dinletti. Yine yetmedi, CHP savcılığa suç duyurusunda bulundu; BirGün muhabiri Ebru Çelik, Web Yayın Koordinatörleri Uğur Koç ve Berkant Gültekin ile Sözcü TV muhabiri 'şüpheli' olarak gösterildi. Dilekçede, söz konusu haberlerin "gerçek dışı, yalan ve iftira içerdiği" öne sürülürken, "dezenformasyon yasası" olarak bilinen "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" ve "iftira" maddelerinden soruşturma açılması istendi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığa da soruşturma başlattı. ## Yayında gelen açıklama Tartışmalar tam gaz sürerken, cast ajanslarından Merss Prodüksiyon’un sahibi Ömer İne, Pazar akşamı tv100 yayınına bir açıklama gönderdi. Açıklama, kumpas iddialarını, unutulmuş muhabirliği hatırlatan haberi linç sırasına girenleri boşa düşürdü: _"CHP'ye gönül veren bir birey olarak, törende yakın dostum Samet Özkaş'a destek olmak amacıyla ajansımın tüm imkanlarını kendi irademle seferber ettim. Bu organizasyon ve teknik destek karşılığında CHP Genel Merkezi'nden veya İl Başkanlığı'ndan kesinlikle hiçbir maddi bedel alınmamıştır. Çalışmalarımız herhangi bir talimatla değil; dostluk bağı, yürekten inanç ve gönüllülük esasıyla yürütülmüştür. Desteğimizin ticari veya siyasi bir pazarlık gibi yansıtılmasını üzüntüyle karşılıyoruz."_ ## Unutulan gazetecilik BirGün muhabiri Ebru Çelik, kendisine gelen bir ihbarını değerlendirmiş, haberin peşinden gitmiş, tüm aşamalarına şahit olmuş ve görüntülemiş. Bu haliyle birçok kişi Çelik’in haberinin yılın gazetecilik başarısı olduğunu söylüyor. BirGün Gazetesi de muhabirin ve haberinin arkasında duruyor. CHP’nin tepkisi ise şu ana kadar ortaya çıkan bilgilerle havada kalıyor. Yıllardır basın özgürlüğünü savunan CHP, haberi yapan muhabiri ve gazetesini hedef tahtasına koymaya devam ediyor. fayn'a abone olun Türkiye'de nitelikli ve bağımsız gazetecilik ancak okuyucuların desteğiyle mümkün. Siz de şimdi Fayn'ın ücretli aboneleri arasına katılarak topluluk odaklı gazetecilik modelimizi destekleyin, tüm içeriklerimize sınırsız erişin ve abonelere özel topluluk etkinlikleri için davetiye alın. Abonelik seçeneklerini inceleyin_****.****_

fayn.press

Bir okurumuz randevu almak istediği doktorun fahiş muayene ücretini ve vergi kaçırma ihtimalini CİMER’e şikâyet etmeyi düşünmüş. Ama bu doktoru arkadaşı tavsiye ettiği ve arkadaşı doktordan memnun olduğu için ikilemde kalmış. “Şikâyet etsem mi etmesem mi?” diye soruyor, Ahlak Bekçisi yanıtlıyor.

Bak sen şu doktorun yaptığına…

_Merhaba sevgili Ahlak Bekçisi,_ _Normalde hiç huyum değildir, ancak son zamanlarda CİMER ve EGM’nin şikayet platformlarına elim giderken buluyorum kendimi._ _Genelde emin olduğum konularda gönül rahatlığıyla şikayette bulunabilirim ama bu sefer bir ikilemdeyim._ _En yakın arkadaşımın uzun süredir gittiği ve bana tavsiye ettiği bir dermatoloğa randevu almak için mesaj attım. Burası Nişantaşı'nda doktorun kendi özel kliniği. Arkadaşım bana randevu ücretinin 7 bin 500 lira olduğunu söyledi. Bana fazla gelse de yaşadığım sıkıntıyı çözmek için vermeye razı oldum._ _Kliniğe mesaj attığımda ise randevu ücretinin 13 bin lira olduğunu ve sadece havale veya nakit ödeme alabildiklerini söylediler. Bu bilgi içime nasıl oturdu anlatamam… Astronomik bir muayene ücreti talep edip bir de bunun vergisini vermemeleri moralimi bozdu. Vergi verenlerin suçu ne? Vermeyenler de bunu nasıl açıkça yapabiliyor?_ _Gelelim asıl sıkıntıma: Arkadaşım bu doktordan epey memnun. Bu sebeple doktorla olan mesajlaşmanın ekran görüntüsünü alıp CİMER’e şikayet etmeye yeltenirken kendimi bir ikilemde buldum. Arkadaşıma iyi gelen bu doktoru şikayet etmem ahlaki mi? Öte yandan, bu doktorun fiyat politikası ve vergi kaçırması ne kadar ahlaki?_ _Cevabınız için şimdiden teşekkür ederim._ _Adını vermek istemeyen bir okur._ ** Değerli okurumuz, Öncelikle vergi kaçırmanın ahlaki bir problem olmadığını söyleyecek değilim elbette. Bunu söyleyen değil bir felsefeci ve ahlak kuramcısı, herhangi bir insan olduğunda bile komik duruma düşer. Çok farklı sistemlerde, çok farklı şartlarda vergi ödenmemesi, bir devlet yasası olması koşuluyla ahlaken de problem olmayabilir. Ama vergi kaçırmak hem bir suçtur hem de ahlaksızlık. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Uygarlığın 12 bin yıllık tarihinin içinde yürüdüğünüzü düşünün. Göbeklitepe’den başlayıp, Babil’in asma bahçelerinden geçip, Mısır’daki piramitlere doğru gittiğinizi. Londra’da açılan “Timewalk Exhibition”da zamanda bir yolculuğa çıktık. Göbeklitepe ile ilgili son haberleri de Londra’da öğrendik.

Tarih ayaklarınızın altından akarken…

İnsanoğlunun geçmişine duyduğu merak hiç bitmez. Tarihte bilinen ilk müze aslında düşündüğümüzden çok daha eski bir dönemde kuruldu. M.Ö. 530’da İkinci Babil İmparatoru’nun son kralı Nabonidus, antik eserlere olan ilgisiyle tanınmıştı. Kendisi, tarihteki ilk arkeolog olarak kabul ediliyor. Kızı, prenses ve başrahibe Ennigaldi-Nanna, bugün Irak’ın güneyindeki Ur kentinde birçok antik eseri bir araya getirdi. Bu müze de 1925 yılında arkeolog Leonard Woolley'nin Ur'daki saray ve tapınak kompleksinin bazı kısımlarını kazdığı sırada keşfedildi. Kazıda, yan yana düzgünce dizilmiş, M.Ö. 20. yüzyıla kadar giden düzinelerce eser bulundu. Çoğu Sümer, Akad ve eski Babil’den kalmaydı. Eserlerin yanına üç dilde yazılmış kil etiketler konulmuştu. Ennigaldi de tarihteki ilk müze küratörü kabul ediliyor. 1471’de Papa IV. Sixtus’un Roma halkına antik bronz heykeller bağışlamasıyla dünyanın en eski sürekli halka açık müzelerinden biri, Capitoline Müzeleri ortaya çıktı. Modern anlamda ilk müze adını taşıyan kurumlardan biri de 1683’te İngiltere’de açılan Oxford’daki Ashmolean Müzesi. Günümüzde müzeler, kentlerin en önemli çekim alanları. Her yıl milyonlarca insan, şehirden şehre, ülkeden ülkeye gezerken müzelere özel bir zaman ayırıyor, kimi gezilerini müzelere göre planlıyor. 0:00 /0:26 1× Görsel efektler, güçlü ses tasarımı ve çok duyulu anlatımla sanki geçmişe yolculuk ediyorsunuz. Ama tarihi eserlerin sergilendiği müzeler de kuşakların ilgilerindeki değişime göre, gelişen teknolojiyi de kullanarak sürekli bir dönüşüm içinde. Ziyaretçilere, özellikle de yeni kuşaklara ulaşmanın yolları aranıyor. İşin içine daha fazla “deneyim” katılıyor. Hikâyeler ekleniyor, farklı duyular devreye sokuluyor. Bu sebeple son yıllarda “deneyim müzeciliği” öne çıkmaya başladı. İşte bunun son örneği olan “Timewalk Exhibition” da 22 Temmuz’da Birleşik Krallık’ın başkenti Londra’da açıldı. Üstelik bir Türk şirketi tarafından. ## Zamanda yolculuğa çağrı “Timewalk Exhibition”, Londra’daki en büyük kentsel dönüşüm alanlarından biri olan Royal Docks’taki dev kongre ve fuar merkezi ExCeL London’da yer alıyor. Bölge her yıl biraz daha gelişiyor. Deneyim müzesine girişte bir kulaklık alıyorsunuz ve onu taktığınız anda zamanda bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Kulaklık, yolculuğunuza eşlik eden hikâyeleri dinlemek için 26 ayrı dil seçeneği sunuyor. Ayrıca çocuklara özel anlatım imkânı da var. Türkçeyi seçince bu yolculukta size Selçuk Yöntem ve Devrim Yakut eşlik ediyor. Girişteki sütunlu salonda tarihteki 21 farklı medeniyet hakkında bilgi veriliyor. İçeriye adım attığınız anda karşınıza çıkan sütunlar, her birinden özel hikâyelerle 21 farklı medeniyeti anlatıyor. Görsel şölen Göbeklitepe ile başlıyor. Göbeklitepe, yerleşik hayatın başlangıcında, daha sonraki zamanlara çok önemli esin kaynağı olacak keşiflerin gerçekleştiği bir yer. Bir anda duvarda Göbeklitepe’nin insanları size doğru yürümeye başlıyor. Ayaklarınızın altından kumlar akıyor. Görsel efektler, güçlü ses tasarımı ve çok duyulu anlatımla sanki 12 bin yıl öncesine, tarihin sıfır noktasına gidiyorsunuz. T biçimli dikilitaşlar hemen yanınızda yükseliyor. Müzede çocuklar için özel anlatım seçeneği de bulunuyor. Sonra uygarlığın bilinen en erken dönemlerini izleyerek yüzyıllar boyunca insan yaşamının izlerini sürüyorsunuz. Dinlediğiniz ses, sadece tarihte bırakmıyor sizi, aslında bugüne de getiriyor: > _“Farklı kültürler, farklı topraklar, farklı zamanlar. Asırların, okyanusların birbirinden ayırdığı toplumlar. Buna rağmen hepsi aynı amacın peşindeydi. Geride kalıcı bir iz bırakmak. Dünyayı anlamak, ölülerini onurlandırmak, hatırlanmak…”_ Şehirleşmenin ve bilgi sistemlerinin ortaya çıktığı Babil’e; ölümsüzlük ve kozmik dengenin peşindeki Antik Mısır’a; matematik, astronomi ve döngüsel zaman anlayışıyla evreni kavrayan Maya uygarlığına; Moai heykellerinin ataları ve koruyucu figürler olarak kültürel ve ruhsal önem taşıyan Rapa Nui’ye gidiyorsunuz. Babil’in asma bahçelerinde geziyor, Mısır yazıtlarının tam da içinde yürüyorsunuz. Rapa Nui’de heykellerin arasında dolaşıyorsunuz. Bu sırada kulağınızda hep her medeniyete ait farklı ama tarihin akışını hissettiğiniz hikâyeler var. ## 22 milyon sterlinlik yatırım Timewalk Exhibition, dünyada deneyim müzeciliğinin ilk örneklerinden Efes ve Ayasofya Deneyim Müzelerini kuran DEM Müzecilik tarafından açıldı. Açılış için şirketin davetiyle Türkiye’den bir grup gazeteciyle birlikte Londra’ya gittik. Müzeyi hayata geçirmek için kendi alanlarında uzman tarihçilerin danışmanlığında, kreatif direktörler, profesyonel senaristler, 2D ve 3D sanatçılar, mimarlar ve teknoloji uzmanlarından oluşan 250 kişilik bir ekibi çalışmış. DEM Müzecilik'in Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Uğur Esin ve CEO'su Eda Bildiricioğlu, gelecek yıl da İtalya'da bir deneyim müzesi açacaklarını söyledi. DEM Müzecilik Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Uğur Esin, bu müzeyi Türkiye’den yurtdışına bir kültür ihracatı olarak tanımladı. _“En büyük hedefimiz, binlerce yıllık kültürel mirası koruyarak gelecek nesillere aktarmak ve tarihin evrensel hafızasını birlikte yaşatmak”_ dedi. Esin, Londra’daki deneyim müzesi için şu ana kadar 22 milyon sterlinlik bir yatırım yaptıklarını söyledi. Önümüzdeki 1,5 yılda 500 bin ilâ 600 bin ziyaretçiye ulaşmayı hedefliyorlar. Giriş ücretleri de 22-32 sterlin arasında değişiyor. Şirketin bir sonraki deneyim müzesi projesi ise İtalya’nın başkenti Roma’da Kolezyum’da hazırlanıyor, gelecek yıl açılacak. Sonra sırada Japonya ve ABD var. ## Göbeklitepe ve Karahantepe’den yeni haberler Uygarlık tarihinin olduğu gibi, Londra’daki müzenin de başlangıç noktası olan Göbeklitepe’deki kazılar insanlık tarihini yeniden yazıyor. Ona hemen yakınındaki Karahantepe de eşlik ediyor. Sadece o kadar da değil, Şanlıurfa’da Taş Tepeler denilen bölgede 10 alanda kazılar sürüyor. Taş Tepeler Projesi Koordinatörü ve Göbeklitepe ile Karahantepe’deki kazıların başkanı Prof. Dr. Necmi Karul da Timewalk Exhibition’ın açılış töreni için Londra’daydı. Taş Tepeler Projesi Koordinatörü Prof. Dr. Necmi Karul, sadece son bir ayda bile heyecan verici buluntulara ulaştıklarını söyledi. Karul’u yaz aylarında kazı bölgesinin dışında bulmak kolay değil. Haziran’da başlayan kazılar, dört ay sürüyor. Biz de hazır fırsat yakalamışken kendisiyle Göbeklitepe’yi ve kazılardaki son durumu konuştuk. Ve anladık ki, heyecan verici yeni keşifler açıklanmayı bekliyor. ## Yeni yapılar ortaya çıkıyor Kazılardaki her yeni keşif, yeni bir bilgi öğretiyor. Bu, kimi zaman beslenme alışkanlıklarıyla, kimi zaman sembollerin anlamıyla, kimi zaman inanç dünyasıyla, kimi zaman da mimariyle ilgili. Prof. Dr. Necmi Karul ile öncelikle Göbeklitepe’deki son buluntuları konuştuk: > _“Göbeklitepe’de mevcut büyük çatının benzeri bir alan, hemen o çatının arkasında, kuzeyinde var. Orada yeni bir strateji ile kazılara başladık. Alanın genelini, çok geniş bir ölçekte kazmayı planlıyoruz ve buna da başladık. Yüzeyden itibaren dörtgen yapılar gelmeye başladı. Çatıyla korunan alandaki büyük binaların benzerlerinin orada da olduğunu biliyoruz. Göbeklitepe’deki önceki kazılar bize çok şey öğretti, şimdi o birikimle Göbeklitepe’deki yeni alanları açıyoruz.”_ Karahantepe’deki çatı projesininse bu yıl tamamlanması planlanıyor. Çatı hayata geçmeden önce doğu terastaki tüm işlerin bitirilmesi için çalışılıyor. Ama bu yılki kazıların başlamasının üzerinden sadece bir ay geçmesine rağmen heyecan verici buluntular ortaya çıkarılmış: > _“Çok ilginç yeni yapılar ve yeni buluntular var. Daha önce açığa çıkardıklarımızla ortak özellikleri olan ama onlardan farklı yeni binalar var, yeni heykeller var. Bu heykellerin ikonografisi daha önce gördüklerimizden biraz daha farklı.”_ Tabii bunlar hemen bulunduğu gün açıklanacak şeyler değil. Önce temizliğinin bitmesi ve değerlendirilmesi gerekiyor. Yine de birkaç hafta içinde, yani bu yılki kazı sezonu bitmeden yeni keşiflerin açıklanması bekleniyor. Timewalk Exhibition'daki zaman yolculuğu sizi farklı uygarlıkların tarihiyle tanıştırıyor. ## Aynı madde, aynı döngü, aynı hikâye Timewalk Exhibition’daki zaman yolculuğu ve sonrasında Prof. Necmi Karul ile yaptığımız kısa sohbet, geçmiş ile bugünün birbirine ne kadar yakın olduğunun da göstergesi. Zaten müzeden çıkarken kulağınıza yansıyan son mesaj da geçmişin, bugünkü senden çok da farklı olmadığını hatırlatıyor: > _“Bedeninizdeki su, bugün bütün bildiğimiz uygarlıklardan önce de vardı. Sizi siz yapan madde çok daha eski bir yolculuktan geldi, sönmüş yıldızlarda doğdu evrene dağıldı. Bugün yaşayan, sizden önce yaşamış herkes aynı maddeden, aynı döngüden, aynı hikâyeden geldi. Ve sen de bunun bir parçasısın. Aslında hep öyleydin…”_ fayn'a abone olun Türkiye'de nitelikli ve bağımsız gazetecilik ancak okuyucuların desteğiyle mümkün. Siz de şimdi Fayn'ın ücretli aboneleri arasına katılarak topluluk odaklı gazetecilik modelimizi destekleyin, tüm içeriklerimize sınırsız erişin ve abonelere özel topluluk etkinlikleri için davetiye alın. Abonelik seçeneklerini inceleyin_****.****_

fayn.press

Aile dizimi gerçekten kuşaklar boyunca taşınan yükleri görünür kılan güçlü bir deneyim mi, yoksa ikna edici bir hikâye mi? Kendi aramızda karara varamayınca editörümüz Sinem’i görevlendirdik. Bir gün boyunca o çemberin içinde gördüklerini, yaşadıklarını hem katılımcı hem gazeteci gözüyle anlattı.

Aile diziminde neler yaşadım?

Bir pazar günü erken saatlerde evden çıkıyorum. Heyecanlı adımlarla bomboş yollardan vapur iskelesine iniyor, yaptığım deniz yolculuğundan sonra haritadan bakarak tarif edilen adresi bulmaya çalışıyorum. Bugün bilinen bilinmeyen her şey masaya yatırılacak, belki de dönüşte başka bir insan olacağım. Nihayet stüdyo olarak kullanılan bir apartman dairesinin salonundayım. Benden önce katılımcılardan sadece biri gelmiş, benden sonra kalan üçünün de gelmesiyle tamamlanıyoruz. Önce tanışıyor, kısa bir sohbet eşliğinde çayımızı içiyoruz. Fakat tüm bu sohbeti masada bırakmamız ve gün boyu birbirimizin hikayesi hakkında yorum yapmamamız gerekiyor. Böyle tembihleniyoruz. Hazır olduğumuzda salondaki yerimize geçiyor ve bir çember oluşturacak şekilde sandalyelerimize yerleşiyoruz. Yol boyu yaptığım “Sabahın bu saatinde ne yapıyorum böyle?” sorgulamalarıma yenileri ekleniyor. Diğer katılımcılarla tanışırken kendim hakkında ne kadar doğruyu söylemeliyim diye tereddüt ediyorum. Mesela mesleğimi paylaşmalı mıyım? Paylaşırsam buraya neden geldiğim anlaşılır mı? Sonunda fazla ayrıntı vermeden doğruyu söylüyorum. Belli mi olur, belki tüm bu yapacağımız çalışmanın işe yarayacağı tutar da sırf ben gerçekleri söylemedim diye olaylar iyice karışır. Ben Sinem, editörüm, bugün aile dizimine geldim çünkü acaba bazı sorunlarımın benim bilmediğim bir kaynağı var mı diye merak ediyorum. Ki bu doğru. Ama gerçeğin tamamı da değil. Ben Sinem, editörüm, bugün aile dizimine geldim çünkü yazıişleri ekibime aile dizimini deneyimleyeceğim ve hakkında bir yazı yazacağım diye söz verdim. ## Meditasyonun ardından çalışmaya başlıyoruz Birbirini hiç tanımayan ama biraz sonra birbirinin bütün aile sırlarına ve travmalarına yakından şahit olacak beş kişiyiz. Bunları elbette kimseyle paylaşmamamız gerekiyor. Hatta bu çalışmadan sonra burası hakkında 15 gün kimseyle konuşmamamız da gerek. Ama bu yazı yayınlandığında 15 gün geçmiş olacak. Yuvarlak düzen dizilmiş bir sınıfta öğretmenimizi dinliyor gibiyiz. O günkü işleyişe, aile dizimine dair bilgiler alıyor ve birbirimize yabancı gözlerle bakıyoruz. Sonra kısa bir meditasyonun ardından çalışmaya başlıyoruz. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Haziran ayında imzalanan ABD-İran mutabakatı beklendiği gibi kısa ömürlü oldu. Ateşkesi çökerten Hürmüz Boğazı'nın kimin kontrolünde olacağı kavgası. Şimdi iki taraf da zamanın kendi lehine çalıştığına inanıyor, bu da yeni ve daha büyük bir savaş riskini büyütüyor.

Hürmüz Boğazı yine düğüm düğüm

Ateşkes, umutlu olmasa da en azından merak uyandırıcı bir biçimde başlamıştı. 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in, İran’a saldırarak başlattığı, petrol fiyatlarının dans etmesine, tedarik zincirlerinin zora girmesine ve dolayısıyla zorlanan ekonomilere yol açan savaşa haziran ortasında imzalanan bir mutabakat muhtırası ile ara verilmişti. O zaman kaleme aldığım yazıda, mutabakatın bir sonraki krize kadar ateşkes olduğunu, imzalanan metnin yeni sorunlar çıkarmaya aday olduğunu yazmıştım, ancak ne yalan söyleyeyim bu kadar hızlı bir çöküşü beklemiyordum. Neredeyse tüm dünyaya “Maşallah” dedirten mutabakat 40 gün bile yaşamadı. Fakat ilginç olan şuydu: Çatışmalar yeniden başladığında ilk çatışmalar kadar duygusal ve ekonomik türbülanslar yaratmadı, hatta galiba neredeyse kanıksandı bile. Üstelik ciddi bir tırmanma potansiyeli olmasına rağmen. Peki ne oldu ve nerede patladı haziran mutabakatı? ## Hürmüz ey Hürmüz Kazan-kazan mantığını anladığına dair emareler vermekte zorlanan ve tutumuna bakınca kaybet-kaybet stratejisini çok daha uygulanabilir bulan Tahran yönetimi, öteden beri, dünya petrol trafiğinin şah damarı olan Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir araca dönüştürmeyi hayal ediyor ve bunu yüksek sesle söylüyordu. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

CHP'de kopuş artık iddia değil, takvim. Özgür Özel'in veda gibi başlayan konuşması yeni bir partinin doğum ilanına dönüştü. Kim gidiyor, kim kalıyor, perde arkasında nasıl bir plan işliyor? Kritik ayrışmasının kulisini Ankara muhabiri derledi.

Seçilmişlerin Özgür yürüyüşü

Özgür Özel, 21 Temmuz 2026 Salı günü CHP Grup kürsüsüne yakasında altı oklu rozetle çıktı. _“…Bugün bu kürsüye her zamankinden farklı duygularla, belki de vakti gelmiş bir vedanın hüznünü taşıyarak çıktım ve huzurunuzdayım…”_ dedi. Tarihi değil, tarihe not düşen bir konuşma yapmaya geldiğini söyledi. 2023 seçim yenilgisinden bugüne olanı biteni özetledi. Yargının “sakatlandı” dediği 38. Olağan Kurultay’ı anlattı: > _“…Seçim ilerlerken seçim yaklaşırken hep sordular bize, hep sordular. ‘Size gelip devletten konuşan var mı? Öyle bir yerlerden, derin yerlerden mesajlar geldi mi? Bir mutabakata vardınız mı? Bir taahhütte uzlaştınız mı?’ Ben hep ‘Yok’ dedim. ‘O zaman olmaz’ dediler. ‘Size ne partiyi, ne bu düzeni vermezler’ dediler. ‘Buralarda bu işler böyle dönmez, pazarlığı yapacaksın, taahhütte bulunacaksın, zararsız sistemin içerisinde olduğunu kanıtlayacaksın ancak ondan sonra gelip Genel Başkanlık oynayacaksın’ dediler.”_ İsmini vermeden Kemal Kılıçdaroğlu’nu şikâyet etti: > _“Yedi yıllık ilçe başkanıyla üçüncü kez tanışıp memnun olan yerine; partinin 10 farklı ilinde çayı demleyen emekçinin adını bilen, torununun adını bilenler iktidara geldi.”_ CHP’den gitmeye mecbur bırakıldıklarını anlattı: > _“Delegenin seçtiklerine karşı sarayın yetkilendirdikleri karar verecek. Sonra diyor ki ‘Arkadaşlar gitmeyin partiden. Durun burada, oturun burada. Bakın yakında, eylülün sonunda kurultay başlatacağım. Seneye nisana doğru sonlandıracağım. Yedi ay boyunca bizim birbirimizi yememizi, mahallelerde kavga etmemizi, bilmem neyi izlemek istiyor saray. Ben teşneyim bana verilen role. Gel sen de geç karşıma, tutuşalım parti içi güreşe. AK Parti bir dönem daha seçtirmek için Erdoğan’ı, baksın kendi işine.’ Yok öyle yağma, yok öyle yağma.”_ Vakit tamam, veda hüzünlü ama umut var demeye getirdi: > _“Bugün mecbur bırakılmış, vakti gelmiş, hüzünlü bir vedanın hemen eşiğindeyiz. Ancak yeni bir başlangıcın sarsılmaz umudunu içimizde taşıdığımızı da milletimizle paylaşmak isterim. Bu partinin evlatları Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu ülkenin kurucu partisi olduğunun, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu partinin kurucusu olduğunun, bu partinin onun iki eserinden birisi, gurur duyduğu bir eseri ve onun emaneti olduğunun farkındadır…”_ CHP’nin işgal altında olduğunu savundu: > _“…Artık partimiz butlanla, yargı kollarıyla, saray duvarları arasına sıkışmış bir esaretin ve bir işgalin altındadır. İşgal altında olan; Atatürk’ün mirasını korumanın sorumluluğu da artık bu salondadır, bizim omuzlarımızdadır._ > _Biz binayı terk ettik ama çıkarken mirası, emaneti alıp da çıktık. Miras bizdedir. Meşruiyet bizdedir. Yetki bizdedir, görev bizdedir.”_ ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Situationship son yılların popüler terimlerinden… Türkçe karşılığı durumdaşlık. Tanımı zor ama şöyle özetlenebilir: ilişkinin keyfi var ama sorumlulukları yok gibi. Peki kimine göre çok özgürleştirici ve sahici kimine göre güven vermeyen “situationship” aslında ne? Kim neden tercih ediyor?

Biz şimdi neyiz: Situationship rüzgarı neden esiyor?

Fonda dalga sesleri, masada paylaşılmış birkaç meze, telefonlardan biri elden ele dolaşıyor. Bir yandan İbrahim Selim'in _Foto'n Gitti_ programından kısa videolar açılıyor, bir yandan herkes kendi hayatından bir örnek anlatıyor. Sonra arkadaşımız Pınar telefonunu masaya bırakıyor. “Size bir şey soracağım.” Hepimiz dönüyoruz. “Biriyle görüşmeye başladım.” “Ee, güzel.” “Yok... öyle değil.” Bir an duruyor. “Bazen üç saat telefonda konuşuyoruz. Gün içinde 50 mesaj geliyor. Sonra iki gün hiç yazmıyor. Ardından hiçbir şey olmamış gibi geri dönüyor.” Masanın diğer ucundan o klasik soru geliyor. “Peki, sevgili misiniz?” Pınar gülüyor. “İşte onu bilmiyoruz.” Masada kahkahalar yükseliyor. Ardından herkes aynı anda konuşmaya başlıyor. “Yazıyorsa seviyordur.”, “Yok canım, kesin başka biri vardır.” “Bence biraz bekle.”, “Yüz yüze konuştunuz mu?” Pınar çok detaya girmeden anlatıyor. Bir arkadaş buluşmasında tanışmışlar. Ortak yanları o kadar fazlaymış ki sohbet geceyi bulmuş, sabah birlikte kahvaltı etmişler. Sonra uzun telefon konuşmaları, üç gün sonra gelen mesajlar, ertelenen buluşmalar... El ele tutuşuyorlar, sevgili gibiler. Ama her yakınlaşmanın ardından yine sessizlik geliyor. Böyle böyle üç ay geçmiş. Yaşça daha genç bir arkadaş atılıyor hemen: “E bu situationship!” Garip olan şu ki 40’lı ve 50’li yaşlardan oluşan sekiz arkadaşımla ortuğum masada hemen herkes “situationship” kelimesini biliyor. Ama hiçbiri bunun tam olarak neyi tarif ettiğinden emin değil. Bu yaz galiba en sık duyduğumuz soru şu: “Biz neyiz?” Eskiden bu sorunun cevabı daha kolaydı. Flört ediyordunuz. Sevgiliydiniz. Evliydiniz. Ayrılmıştınız. Şimdi ise araya kocaman gri alanlar girdi. Son yılların en çok konuşulan kelimelerinden biri de bu gri alanlardan doğdu: Situationship. ## Peki nedir situationship? Klinik psikolog Sibel Deniz Toledo, “takılmak” ile sevgililik arasında duran, romantik yakınlığın yaşandığı ama ilişkinin getirdiği sorumlulukların özellikle dışarıda bırakıldığı bir ilişki biçimi olarak tanımlıyor situationship’i. “Birlikte tatile gidiliyor, uzun telefon konuşmaları yapılıyor, zaman geçiriliyor; ancak taraflar birbirlerine geleceğe dair bir söz vermiyor, ilişkinin beraberinde getirdiği sorumlulukları da üstlenmek istemiyor.” Bir başka deyişle, ilişkinin keyfi var; sorumlulukları yok gibi. Ama Toledo'ya göre situationship'i yalnızca yeni bir ilişki modeli olarak görmek eksik kalıyor. Çünkü insanın bağ kurma biçimi, uzun süre belirsizlikte kalmaya pek uygun değil. _“İnsan sosyal bir canlı. Bağ kurmaya ihtiyaç duyuyor. Aynı zamanda belirsizlikte kalmaya da en az tahammül eden canlılardan biri._ ” diyor Toledo. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Christopher Nolan’ın son filmi Odyssey’in basın toplantısında Zendaya’nın taktığı antik İran döneminden üç bin yıllık küpeler bir soruyu gündeme getirdi: Kökeni İran’dan Hindistan’a, Anadolu’dan Afrika’ya uzanan bu hazineler Batı’ya nasıl ulaştı ve neden kendi yurtlarına geri dönemiyor?

Odysseus evine döndü, peki çalınan hazineler ne zaman dönecek?

_Odyssey_ filminde “Bilgelik Tanrıçası” rolüyle, güzelliği ve zekasıyla gönüllerde taht kuran Zendaya 5 Temmuz’da filmin tanıtımı için Londra’da düzenlenen bir basın toplantısına zarif bir Antik Yunan kostümüyle çıktı. Ama onu kameraların ilgi merkezine oturtan şey kıyafeti değil, küpeleri oldu. Antik olduğu besbelli olan ve güneşi simgeleyen bu altın küpelerin kökeninin ne olduğu, nereden geldiği günlerce internet ahalisini meşgul etti. Sonuçta küpelerin esrarı çözüldü. Küpeler İran asıllıydı, üç bin yıllık bir hazinenin parçası olduğu tahmin ediliyordu ve basın toplantısı için özel olarak Londra’daki bir mücevherciden kiralanmıştı. Anaakım medya, sonrasında çok da irdelemediği şu sorunun peşine düştü: Antik Yunan tarihinin en tanınmış efsanelerinden biri, ünlü yönetmen Christopher Nolan tarafından sinemaya uyarlanıyordu ama neden Antik İran kültürü bu şekilde ön plana çıkarılıyordu? Asıl soru ise bu olağanüstü küpelerin kökeniydi: Üç bin yıllık olduğu tahmin edilen paha biçilmez takılar hangi yollardan geçerek Zendaya’ya ulaşmıştı? Daha da ötesi, ülkelerin tarihi ve ulusal sembollerini oluşturan bu hazineler, nasıl Batı dünyasının zenginlere pazarladığı metalar haline geliyordu? ## Antik Yunan efsanesinin tanıtımında Antik İran takısı Zendaya’nın küpeleri Baron London adındaki ünlü mücevhercinin koleksiyonuna aitti. Aslına bakılırsa “Materials from the old World” koleksiyonu, eskiyle yeninin bir sentezi olarak mücevherci tarafından yeniden yaratılan ve kiralanması için süper zenginlere sunulan antik takılardan oluşuyordu. Altın küpelerin güneşi simgeleyen ve paha biçilmez kabartılar içeren ana gövdesi, üç bin yıllık bir hazinenin parçasıydı. Bu büyük define Batı İran’daki Zwiye yerleşim yeri yakınlarında büyük bir ihtimalle 1947 yılında kaçak kazılarda bulunmuş ve bilinmeyen yollardan ülke dışına çıkarılmıştı. Küpe bu medalların üzerine inciler yerleştirilerek yaratılmıştı. Asur, İskit ve Med medeniyetlerinin kesişme noktalarını oluşturan bu bölgede üç bin yıl önce boy veren uygarlığı anlayabilmek için büyük önem taşıyan bu hazine arkeologlar tarafından incelenmemiş, hazine avcıları tarafından apar topar yurtdışına kaçırılmıştı. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

6 Şubat depremlerinde annesini, babasını, kardeşini ve sağ kolunu kaybeden 21 yaşındaki Meryem Hanne Erbil, yalnızca üç haftalık hazırlığın ardından katıldığı ilk Para Atletizm Türkiye Şampiyonası'nda üç Türkiye şampiyonluğu kazandı. Şimdi hedefi milli takım ve dünya paralimpik oyunlar.

72 saat enkaz, üç Türkiye şampiyonluğu: Adıyamanlı Meryem Hanne’nin yeniden doğuşu

_"Hayatta kaldıysam bunun bir sebebi olmalı diye düşündüm. Böylece spora yeniden başladım. Hayata yeniden dönmemde spor bana güç verdi, kendime olan güvenimi kazandım. İnsanların içine yeniden karıştım, özgürlüğümü sanki yeniden kazandım…"_ Bu sözler, 6 Şubat depremlerine Adıyaman’da yakalanan Meryem Hanne Erbil’e ait. Erbil, depremde annesini, babasını, erkek kardeşini ve sağ kolunu kaybetti. Babasının cansız bedeniyle yan yana 72 saat enkaz altında kaldı. Aynı zamanda bir para atlet olan Meryem Hanne, Adıyaman Üniversitesi Sosyoloji bölümü son sınıf öğrencisi. Onun adını, temmuz ayında Diyarbakır’da 69 sporcunun katılımıyla düzenlenen Para Atletizm Türkiye Şampiyonası’nda elde ettiği başarıyla duyduk. Para Atletizm Türkiye Şampiyonası U20 kategorisinde 100 metrede, gülle atmada ve cirit atmada Türkiye şampiyonu olan Meryem Hanne, üç altın madalya kazanarak büyük bir başarıya imza attı. Üstelik bu başarıya sadece üç haftalık bir hazırlık sürecinin ardından ulaştı. Bu madalyalar, depremin ardından yeniden hayata tutunma mücadelesinin bir nişanesi. ## 32 daireli binadan yalnızca 15 kişi kurtuldu Esnaf bir baba ile ev hanımı bir annenin üç çocuğundan ortancası olan Meryem Hanne, ailesiyle birlikte Adıyaman merkez Cumhuriyet Mahallesi'ndeki 12 bloklu Narlıkuyu Sitesi'nde yaşıyordu. Lise son sınıf öğrencisiydi, üniversite sınavına hazırlanıyor ve yıllardır eskrim sporuyla ilgileniyordu. Deprem gecesi, yedi katlı apartmanın altıncı katındaki evlerinde annesi, babası, ablası ve erkek kardeşiyle birlikteydi. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press

Arjantin ile İspanya’nın karşılaşacağı Dünya Kupası final maçında, tüm gözler yine en çok Messi’de olacak. 39 yaşındaki Arjantinli yıldız, normal şartlar altındaki son Dünya Kupası finalinde yine şapkadan tavşan çıkaracak mı? Bu sorunun cevabı için Messi’nin kariyerine odaklanmakta fayda var.

Messi’nin son tangosu: “Tarihin en iyisi” tartışmaları bitecek mi?

Lanet kırılamamıştı. Bir futbolcunun maç sonucunda üzüntüsünü yansıtabileceği tüm jest ve mimikleri milyonlar ekran başında izledi. Yedek kulübesine saklandı, kupa seremonisinde gözyaşları dinmedi. Rakip takımdakiler de dahil sahada ter döken tüm futbolcular yanına gelip teselli etti. TV ekranlarındaki taraflı tarafsız izleyiciler işkenceye dönüşen kupa töreninin artık sona ermesini ister oldu. 26 Haziran 2016’da New York’un 8 km batısındaki bir sahada oynanan futbol maçında yıkılan Arjantinli bir futbolcu için görkemli kariyerinin milli takım safhası sona ermiş görünüyordu. O anlar, Güney Amerika kıtasının şampiyonası olan Copa America final maçında yaşandı. Şili penaltılarla Arjantin’i eledi ve kupayı kazandı. Maçın hemen ardından yıkılmış durumdaki o isim, Lionel Messi’ydi. Sonrasında milli takımı bıraktığını açıkladı. Final maçında penaltı kaçırmış, o güne dek sorgulanan milli takım performansı ve liderlik meziyetleri değerlendirmelerinde bir kez daha sınıfta kalmıştı. Ancak tüm bu veda kararına rağmen ülkesi (ve belki de sponsorları) onu bırakmadı. 29 yaşındaki Messi’yi ikna için dönemin Arjantin milli takımı teknik direktörü evine kadar gitti. Arjantin halkı, nasıl bir diğer ikon Maradona’ya da en zor gününde sahip çıktıysa, Messi’nin arkasında da kenetlendi, kararından cayması sağlandı. Geri dönüş işe yaradı. O günden sonra saha sonuçları 180 derece değişti. 2018’de mili takımın başına teknik direktör olarak Lionel Scaloni getirildi. O tarihten bu yana Arjantin iki Copa America (2021, 2024) kazandı. Ve beklenen günde bu süre zarfında geldi, Messi için kariyerindeki son eksik halka da tamamlandı. Dünya Kupası da kaptanın ellerinde 2022’de havaya kalktı. Şimdi dünya genelinde tüm futbolseverlerin gözü yeniden Arjantin’in üzerinde. Geçen dört yılda Messi’nin yeni kupa doğrultusunda hedefini cilaladığı anlaşılıyor. Tartışmalı hakem kararları ve milli takım üzerindeki ırkçılık-Siyonizm desteği tartışmaları ayyuka çıkmış olsa da Messi arkadaşları yeni bir kupa için kapıları sonuna kadar araladı. Tüm bu serüveni daha ironik kılan unsur ise Messi’nin 10 yıl önce kariyerinin en kötü gecesini geçirdiği stada dönecek olması. Sonrasında ikna edilerek geri döndürülse de mili takımı bırakmasına yol açan Şili maçının oynandığı, New Jersey’deki MetLife stadyumunda Messi kariyerinin son Dünya Kupası finaline çıkacak. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now

fayn.press