Fayn
@feed.fayn.press.ap.brid.gy
🌎 We're an Istanbul-based independent digital media company. 🌉 bridged from ⁂ https://www.fayn.press/, follow @ap.brid.gy to interact
Yapay zeka artık müzik üretiminde stüdyo süreçlerini kolaylaştırdığı gibi doğrudan şarkı yazıyor, beste yapıyor ve gittikçe üretimin merkezine yerleşiyor. Peki bu dönüşüm, müzik üretimini gerçekten erişilebilir hale mi getiriyor, yoksa emeğin ve özgünlüğün sonuna mı işaret ediyor?
Yapay zeka çağında müzik: Kimin emeği, kimin sesi?
Bir şarkı dinliyorsunuz ve sizi yakalıyor, sözleriyle bir bağ kuruyorsunuz. Sonra bu parçanın bir insan tarafından değil de yapay zeka tarafından yapıldığını öğreniyorsunuz. Hâlâ aynı şekilde hissetmeye devam eder misiniz? Bu soru artık teorik değil. Nitekim Deezer, platforma günlük yüklenen müziklerin %44’ünün yapay zeka ile üretildiğini açıkladı. Spotify’da da tamamen yapay zeka ile üretilen bir albümün milyonlarca dinlenmeye ulaştığı görüldü. Türkiye’de ise Ankara Echoes ve Nikbinler gibi gruplar üzerinden yapay zekaya dair tartışmaların karşımıza çıktığını görüyoruz. Tartışmalar yalnızca müzik üretiminde yapay zekanın kullanılmasıyla da sınırlı değil: Müzikle kurduğumuz ilişkiye, yaratıcılık anlayışımıza ve sanatçı emeğine yüklenen anlama dair çerçevelerle genişleyerek büyüyor. Peki bu dönüşüm, müzik üretimini erişilebilir bir hale mi getiriyor, yoksa emeğin ve özgünlüğün sonuna mı işaret ediyor? ## Yapay zeka destekli müzik ayrı bir yerde Peki yapay zeka müzik üretiminde tam olarak nasıl kullanılıyor? Burada bir ayrımın var olduğunun altını çizmek önemli. Yapay zeka destekli müzik üretimi ile tamamı yapay zeka ile oluşturulmuş müzik farklı anlamlara sahip. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
DEM’e göre, yeni bir evrenin başlangıcı niteliğindeki ve bir kez yasalaştıktan sonra demokratikleşmenin önünü açacak çerçeve yasa teklifi Meclis gündeminde, ama içeriğini bilen milletvekili yok. Teklifin hukuk devletini de güçlendirecek sihirli değnek etkisinin kapasitesi de merak ediliyor.
İçeriği bilinmeyen çerçeve yasa Meclis’te: Tepeden inme demokrasi
Çerçeve yasa ya da Abdullah Öcalan’ın tabiriyle ‘kök yasa’nın Meclis’e getirilmesi an meselesi. Teklifte ne yazdığı hâlâ bilinmiyor ama 4 Ağustos Salı günü Meclis’e getirilmesi bekleniyor. İktidar milletvekillerinden beklenense teklifi okumadan imzalamaları. AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, partisinin milletvekillerine gönderdiği notta, “Çerçeve Kanun Teklifinin tüm milletvekillerimizin eksiksiz imzalamaları kararı alınmıştır” dedi ve salı günü 17:00’ye kadar süre verdi. AKP milletvekilleri daha önce de yaptıkları gibi okumadıkları bir metni imzalıyorlar. İktidar partisi, Meclis’te grubu bulunan partileri de teklif hakkında bilgilendirecek ama onlarla da metni paylaşmayacak. Ancak yine de iktidarın, teklifin yalnızca AK Partili bütün milletvekillerince değil, Meclis’teki diğer partilerce de imzalanması yönünde bir beklentisi var. Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, çerçeve yasaya ilişkin TBMM Başkanı Kurtulmuş’un “partilerin ortak teklifiyle gelecek” açıklamasına karşın kendilerine bir ziyaretin olmadığını belirtti: > _“Kimsenin bilmediği bir metin olması elbette sıkıntı, bir de olmayan bir metne ‘mutabakatla gelecek’ denmesi de bir sıkıntı._ ” ## İçeriği bilinmeyen metin DEM Partili Cengiz Çandar’a göre taslaktaki ayrıntıları sadece üç kişi biliyor: PKK lideri Abdullah Öcalan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Veri Enstitüsü'nün yaptığı kahramanlık araştırması, toplum olarak kendi hikâyemizin kahramanı olmak yerine dışarıdan bir kurtarıcı beklediğimizi gösteriyor. Katılımcıların yüzde 65’i kahramandan adil olmasını beklerken yüzde 85’i liderin değiştirici bir rol üstlenmesi gerektiğini düşünüyor.
Türkiye’de kahramanlık algısı: Toplumun yüzde 59’u yeni bir kahraman bekliyor
Çocukluk kahramanınız oldu mu hiç? Bir çizgi roman kahramanı olabilir bu. Ya da hayranlık duyduğunuz bir sporcu, bir sanatçı, belki de yakınınızdan biri, aileden… Örnek aldığınız, size ilham veren, zor zamanlarda hayata tutunmanızı sağlayan… Belki de siz hayatta kendi kahramanı olmayı seçenlerdensinizdir. Peki, size göre hangi özellikler bir insanı kahraman yapar? Süper güçlerle donatılmış olmak mı yoksa etten kemikten yaratılmış olsa dahi başkalarının iyiliğini kendisinin önünde tutabilmek ve bu dünyada vicdan pusulası şaşmadan yaşayabilmek mi? Bu aralar ister istemez kahramanlık üzerine düşünüyoruz. Bir dönem Türkiye’nin en güvenilir insanları listelerinde en üst sıralarda yer alan, yaptığı yardım faaliyetleri ve kurduğu AHBAP derneği ile neredeyse bir halk kahramanı statüsüne ulaşan Haluk Levent’in tutuklanması ve hakkındaki dolandırıcılık iddiaları kahramanlığa dair düşündüğümüz her şeyi sorgulattı. Christopher Nolan’ın _the Odyssey_ filminin de gösterime girdiği ve kahramanlık anlatılarının yeniden gündeme geldiği şu günlerde, Veri Enstitüsü’nün “kahramanlık algısı” üzerine yaptığı araştırma, bu ihtiyacın arka planına ışık tutuyor. Türkiye’de birey ve toplum düzeyinde insanların kahramanlığa atfettikleri özellikler ve kahramandan beklentilerinin siyaset sahnesine nasıl yansıdığını inceleyen çalışma, Türk toplumunun değerlerine, beklentilerine ve gelecek vizyonuna dair çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor. ## “Gerekirse kuralları çiğneyebilecek güçlü bir lider” tercihi Araştırma verileri, son on yıldır siyasi türbülanslar, ekonomik krizler ve doğal felaketlerle sınanan ülkemizde “kahramanlara geçmiş yıllara kıyasla daha çok ihtiyaç duyulduğunu” gösteriyor. Kahramanı tanımlayan özellikler arasında “adil olma” ve “cesaret” gibi nitelikler ön plana çıkarken, kahramandan en büyük beklentinin adalet oluşu, mevcut düzenin işleyişine dair duyulan memnuniyetsizliğin boyutunu yansıtması açısından önemli. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Geçmiş güzel günleri hatırladığımızda onların cazibesi sarıyor etrafımızı. İyi, adaletli günler elimizi uzatabileceğimiz kadar yakında olabilir mi, diye düşünüyoruz. Uzanıp hakkımız olan yaşama erişemedikçe de geçmişin kötülük dolu günleri beliriyor, fasit dairenin içinde olduğumuza emin oluyoruz.
Geçmiş günlerin hâlâ yakınlarda olduğu hissi
Siz de tecrübe etmişsinizdir, bazen içimize nereden geldiği belli olmayan bir his çöreklenir. Kötü ya da iyi bir histir bu. Şu anda bahsedeceğimse tuhaf bir his. Uzun zamandır yalnız benim değil, bu ülkede yaşayan birçok insanın hissettiğini düşündüğüm bir duygu. Onu tarif etmek ve ona isim verebilmek için epey düşündüm. Sonunda buldum: Geçmiş günlerin hâlâ yakınlarda olduğu hissi. Bu duygunun en önemli özelliği özlemi, melankoliyi ve bıkkınlığı bir arada barındırması. Nostaljiden bahsetmiyorum yalnızca. Tekrara hapsolmaktan da söz ediyorum, geçmişteki çıkmazların, acıların bugünkülerle aynı ya da benzer olmasından. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Sizin de yerleşti mi o sıkıntı göğsünüze? Sarıp saracağım diye boğduklarınıza bir özür geçti mi içinizden? İşte orası Ahmet Güntan’ın sizi dürttüğü yerdir, orada kendisi dahil kimseye huzur yoktur. Çünkü o huzursuzluğu yazar, huzuru nafile arar. Çok estetik, çok politik, çok şairlik gerektirir bu.
Bana (da) sarıl İzmirli Ahmet!
Bu yazı Ahmet Güntan’ın yeni romanı _Sarıldım Çiftliği_ ’ni merkeze alacak ama orada kalmayacak. Hop oturup hop kalkacak. Onu başkalarına anlatmak derdine düşmeden, elli yıllık yazma uğraşı içinde şahsıma verdiği ilhamdan, cesaretten bahsedecek. Bahis deyince de uzun uzadıya giden bir incelemeye kalkıştığım anlaşılmasın. Herhangi bir Ahmet Güntan yazısı/ şiiri okurken bana ne oluyor, peşine düştüğüm dert bu. Onun _Sarıldım Çiftliği_ ’nde yaptığı gibi metnin içinde usul usul yürürken başıma bir şey geldi, onu anlatıp çekileceğim. Çünkü bir kitaptan size kalan tartımlı cümleler, afili aforizmalar değil, bir duygu, bir sızı, bir sezgi, belki de yalnızca bir ses ya da renktir. Güntan her yazdığıyla sizi bambaşka bir kapının ağzında bekler, bekler yanlış oldu. O ya kapının ardındadır ya da siz geldiğinizde çoktan tüymüştür. Hikâyenin sahibi yazar değil, muhatabı da okur değilmiş gibi gelir kucağınıza bir duygu durumu bırakır. Durum da duygu da okudukça dingilder. Misal, romanı okurken olur olmaz yerde kullandığı büyük harfleri görünce azıcık işkillendim. Gene bir “sizin kurallarınız bana vız gelir vızz” hali mi yoksa yattığın yerde uyuklayarak okuyorsan kalk, ayaktaysan çık dolaş diyen bir hale davet mi? Usul usul dediğime bakmayın, bodoslama metnin içine girmenizi, anlatıcı Kozak’ta mı dolaşıyor, görür görmez âşık olduğu tilkisi Battal’la mı konuşuyor, onunla birlikte gezinmenizi ve Battal’la muhabbete katılmanızı istiyor. Elbette yakanıza yapışan bir istek değil bu, ben burada çok mutluyum okur, gelsene, bak böyle bir hayat mümkün, diyen müzikli bir ses onunki. Kreşendosu da ters köşesi de çok sağlam! Ne demek istediğimi, onun ağzından anlatmazsam hatrım kalır: ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Acı dolu yaşamıyla bir roman karakterini aratmayan, yaşadığı trajediden yazar olarak çıkan ve çağdaşı edebiyatçıların edebi dehasına saygı duyduğu Yiyun Li, insani bağların en olmayacak koşullarda nasıl kurulabildiğini, dipsiz boşluklarda var olabilmeyi ustalıkla yazıyor.
Yiyun Li: Roman kahramanı gibi bir yazar
Bir roman düşünelim. Genç bir kadın hakkında olsun. Bu genç kadın otoriter bir yönetimin hüküm sürdüğü, propaganda makinesinin tıkır tıkır çalıştığı bir ülkede doğup büyüsün. İlaveten çok küçük yaşlardan itibaren annesinin ağır duygusal istismarına uğrasın. Bu manipülatif, onu sürekli eleştiren ve nankörlükle suçlayan annenin yaptıklarını görmeyen yahut görmezden gelen bir babası olsun. On yaşındayken okulunda düzenlenen bir kompozisyon yarışmasına, bu tür yarışmaların ikiyüzlülüğü ve gereksizliği hakkında bir kompozisyonla katılsın. Bu yazı sebebiyle öğretmenler odasına çağırılıp aralarında annesinin de bulunduğu öğretmenler tarafından alaya alınıp kınansın. Okulunda öğretmen olan annesi diğer öğretmenlerle bir olup onunla alay etmekle kalmasın, evde de bu yaptığının hesabını ağır şekilde sorsun. Okulda başarılı bir öğrenci olsun. Ülkesindeki zorunlu askerlik görevi sırasında angaryalardan kurtulmak için, inanmadığı ama çok başarılı propaganda metinleri yazsın. Üniversiteye gidip hücre biyolojisi okusun. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Endişe etmeyin bu test on yıl süren İthake’ye yolculuk kadar zor değil. Odysseus’la yeni tanışanlardan mısınız yoksa geçmişteki ilişkisini tazeleyip ilerletenlerden mi?
Odysseus benim!
fayn'a abone olun Fayn, güç sahiplerini denetlemek, bakış açılarımızı genişletmek, yankı odalarının duvarlarını yıkmak ve 21. yüzyılın enformasyon karmaşasına direnebilmek için var. Bağımsız ve nitelikli gazeteciliğe alan açma çabasına mütevazı bir tuğla da siz koyun, Fayn'ın ücretli aboneleri arasına katılın. Abonelik seçeneklerini inceleyin_****.****_
fayn.press
Macaristan'ın yeni iktidarı, cumhurbaşkanlığı için satranç tarihinin en güçlü kadın oyuncusu Judit Polgár'ın kapısını çaldı. Kariyerini ona ayrılan cinsiyet kategorisiyle sınırlamayan büyükustanın hikâyesi akıllara şu soruyu düşürüyor: İnsan, hangi oyunu oynamayacağını nasıl seçer?
Tahtı reddeden kraliçe: Judit Polgár
"Ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım." _Baba_ filminin bu en meşhur repliği, çoğu zaman siyasi sahnede de işler. Birine bir makam ve güç teklif edildiğinde bu kolay kolay reddedilemez. Hele ki bir ülkenin en yüksek koltuğu mevzubahis olduğunda genelde bunun lafı bile edilmez. Vakti gelen oturur. Bu yaz Macaristan'da yaşananlar ise tam aksinin de mümkün olduğunu kanıtladı. Aralarında Rubik Küpü'nün mucidi Ernő Rubik'in de bulunduğu, Macaristan'ın bilim, kültür ve spor dünyasından 16 tanınmış isim, ülkenin bir sonraki cumhurbaşkanı olarak Judit Polgár'ı önerdi. Yeni Başbakan Péter Magyar da bu öneriyi sahiplendi. Hemen ertesi gün, _"Ülkemizin birliğe, barışa ve tüm Macarların gurur duyabileceği bir cumhurbaşkanına ihtiyacı var,"_ diyerek Polgár'la görüşeceğini açıkladı. Polgár teklifi geri çevirdi: _"Bölünmüş bir ulusu birleştirmenin tarihi sorumluluğunu üstlenecek yeterli gücü kendimde hissetmiyorum."_ Bu cevap şaşırtıcı gelebilir, ancak Polgár’ın karakterine pek aykırı değil. 50 yaşındaki satranç ustası, kariyeri boyunca kendisine biçilen rolleri de benzer şekilde sorguladı. Her iki cinsiyetin de eşit şartlarda boy ölçüşebileceği bir spor branşında kadın turnuvalarıyla sınırlanmayı reddetti, açık kategoride mücadele etti. Şimdi de bir devletin uzattığı makamı nazikçe geri çeviren Polgár'ı daha iyi tanımak için hikâyenin başına gidelim. ## Rejime meydan okuyan sistemin meyveleri Ağaç yaş iken eğilir atasözünün hakkını veren bir ailesi var Polgár'ın. 1976’da Budapeşte’de, bazı kaynaklarda “deney” diye anılan iddialı bir eğitim projesinin içine doğan Polgár, üç kız kardeşin en küçüğüydü. Babası László, daha çocukları doğmadan şu fikre bağlanmıştı: Dahi doğulmaz, dahi yetiştirilir. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Dünya düzenleri çöker. Yenileri kurulur. Ve o yeni düzenin nasıl olacağına eninde sonunda insanlar karar verir. İnsanlığın önünde her zaman aynı üç yol vardır: Delilik. Barbarlık. Ya da umut.
Nedir bu yeni dünya düzeni?
Dünya giderek daha tehlikeli bir yer olmuyor mu? Gerçi hiçbir zaman tam güvenli bir yer sayılmazdı. Savaşlar, çatışmalar, eşitsizlikler… Ezilenler ve ezenler hep vardı. Ama İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra insanlık bir karar vermişti: Bir daha asla. Bunun için yeni dünya düzeni kurulacaktı, kuralları, kurumları, değerleri olan bir dünya. Bu yeni düzen kusursuz değildi. Her zaman, herkes için de işlemedi. Fakat bugün, bu düzen gözümüzün önünde yıkılıyor. Yerine ne gelecek? Kuralsızlığın ve kaba gücün dünyası mı? Yoksa eski hastalıklarından kurtulmuş yeni bir düzen mi? Yeni ve adil bir dünya düzeni için umut var mı? Fayn'ın açıklayıcı video serisi Buradan Başla'nın yeni bölümünde gazeteci Ayşe Karabat anlatıyor: fayn'a abone olun Fayn, güç sahiplerini denetlemek, bakış açılarımızı genişletmek, yankı odalarının duvarlarını yıkmak ve 21. yüzyılın enformasyon karmaşasına direnebilmek için var. Bağımsız ve nitelikli gazeteciliğe alan açma çabasına mütevazı bir tuğla da siz koyun, Fayn'ın ücretli aboneleri arasına katılın. Abonelik seçeneklerini inceleyin_****.****_
fayn.press
7. Bergama Tiyatro Festivali 7-9 Ağustos tarihleri arasında izleyicilerle buluşmaya gün sayıyor. Üç gün boyunca antik kenti bir tiyatro sahnesine dönüştürecek festivale gün sayarken, sözü festivali mümkün kılan gönüllülere bıraktık.
Bir kenti festival yapanlar: Bergama’nın gönüllü kahramanları
Bir avukat, bir hemşire, bir çiftçi ve aşçı bir araya gelirse ortaya ne çıkar? Birbirinden farklı meslekleri ve hayatları olan insanların yer aldığı, “ne alaka” dedirten bir fıkra anlatmayacağım size. Ortak noktaları Bergama ve tiyatro aşkı olan bu insanların yaptıklarını anlatacak olsam, hikâyelerine ancak "bir peri masalı" derdim. Bergama Tiyatro Festivali (BTF) ekibinden bahsediyorum. Her türlü zorluğa rağmen festival yapmaktan geri durmayan bir ekip var karşımızda. Gönüllülük esasıyla çalışan, yukarıda saydıklarımın da dahil olduğu kocaman bir ekip, bu yıl yedinci kez Bergama'yı köklerinden aldığı ilhamla dev bir tiyatro sahnesine dönüştürecek. İlki 2018’de yapılan ve bölgeye özgü tasarımıyla dikkat çeken BTF, 7-9 Ağustos tarihleri arasında 30'dan fazla oyun, performans ve etkinliğe ev sahipliği yapmaya gün sayıyor. Bu yıl festivalin programına yön veren düşünce ise dört kelimeyle özetleniyor: Değişmek. Denemek. Yanılmak. Yeniden başlamak. ## Zeus Altarı’ndan ilhamla atılan adımlar Her yıl kendini yeniden tanımlayan festival, bu cümleyi bir slogan değil, kendi hikâyesinin özeti olarak benimsiyor. Ekibin ifadesiyle festival; gördüklerinden, duyduklarından, tanıştıklarından ve geride bıraktıklarından oluşuyor. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Hindistan’da sınav sorularının satılması ve genç işsizliğiyle tetiklenen protestolar, Eğitim Bakanı’nı istifaya zorladı. Gençler, protestolar sırasında kendilerine yapılan “hamam böceği” benzetmesini gururla sahiplendi. Şimdi Hindistan siyasetinin yeni bir aktörü var: Hamamböceği Halk Partisi.
Hindistan’da hamam böceklerinin zaferi
Hindistan’da tıp fakültesine giriş sınavı sorularının satılması skandalı ve genç işsizliği nedeniyle mayıs ayında başlayan ve ülke geneline yayılan kitlesel protestolar, Eğitim Bakanı’nın istifasını getirdi. Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, "gençlerin özlemlerine, hayallerine ve beklentilerine saygı duyduğunu" söyledi. "Ulus karşıtı güçlerin mevcut durumdan faydalanma" ihtimalini engellemek amacıyla istifa ettiğini açıkladı. ## Ne olmuştu? 2 milyon 200 binden fazla adayı etkileyen tıp fakültesi giriş sınavı, mayıs ayında yapıldı. Sınav sorularının satıldığının ortaya çıkması ülkede büyük bir infial yarattı. Süreç içerisinde bir düzineden fazla öğrenci intihar etti. Öğrenciler ve gençler sokaklara çıktığında polisin sert müdahelesiyle karşılaştılar. Hindistan Yüksek Mahkemesi Başkanı da gençler için "hamam böceği" ve "parazit" benzetmesi yaptı. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Pop müzik gerçekten apolitik mi, yoksa sınırlar sessizce kayıyor mu? 9 Ağustos’ta İstanbul’da konser verecek Zara Larsson’ın hem şarkılarında hem de politik meselelerde takındığı net tavır eğlenceyle sınırlı olduğu düşünülen popun yeni bir ifade alanına dönüşüp dönüşmediğini sorgulatıyor.
Pop müzik politik olabilir mi?
İki artı iki her zaman dört eder. Bir şey ya aktır ya karadır. Pop müzik eğlencedir, politikayla bir ilgisi yoktur. Bu tür kesinlikler tanıdık geliyor, belki de bu yüzden tam tersinin olabileceğini düşünmeyi pek de akla getirmiyoruz. Pop müziğin toplumsal olanla mesafeli bir alan gibi kurgulanmasının da bir payı var bunda elbet. Sonuçta ticari kaygıların da etkisiyle bu müzik türü geniş kitlelere hitap etmeyi amaçlıyor ve bunun için de tartışma yaratacak konulardan uzak durmaya çalışıyor. Bu kurgu, kadın sanatçılar söz konusu olduğunda daha da belirgin. Kadın pop yıldızları çoğu zaman bedenleri, stilleri ve arzulanabilirlikleri üzerinden görünür oluyor. Uzatılan mikrofonlara aşk ve romantik ilişkilere dair açıklamalar yapmak gayet doğal karşılanırken toplumsal olana dair bir şeyler söylemek riskli kabul ediliyor. Belki de bu yüzden, pop müzik sahnesinde açık bir politik tavır sergileyen kadınlar hâlâ ayrıksı ya da kural dışı olarak algılanıyor ve birçok yaptırımla karşılaşabiliyor. Ama bu sınırlar her geçen gün biraz daha esniyor. Zara Larsson da bunun küçük ama çarpıcı bir örneği. Zara Larsson’ın adını Ağustos ayında vereceği İstanbul konseri nedeniyle sosyal medyada sıklıkla duymaya başladık. Üstelik yalnızca müziğiyle değil, söyledikleriyle de dolaşıma giriyor. Peki kim bu Zara Larsson? ## Temel özgürlük alanlarını vurgulayan şarkılar 1997 doğumlu Zara Larsson, İsveçli bir pop yıldızı. Katıldığı bir yarışmayı kazanmasıyla müzik dünyasına adım atıyor. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Bursa'da bir kız lisesinin birincisi, otuz yıl sonra Berlin Teknik Üniversitesi’nin ilk Türkiye kökenli kadın rektörü oldu. O, “beyin okumayı” bilen bir bilim insanı. Fatma Deniz'in hikâyesi, bir "ilk"in ötesinde, kimliği gizlemeden nasıl yükselinebileceğinin de hikâyesi.
Bursa’dan Berlin’e: Fatma Deniz’in koridorları
🦉 FNF Türkiye__iş birliği ile hazırladığımız bu yazı dizisinin her bölümünde sivil toplumdan akademiye, ekonomiden politika çevrelerine çalışmalarıyla fark yaratan isimlerin ilhâm veren hikâyelerine mercek tutuyoruz. Çalışmalarını takip ettiğiniz ve hikâyesini merak ettiğiniz isimler varsa__ ___hello@fayn.co___ __e-posta adresinden editör masamıza iletebilirsiniz.__ TU Berlin’in (Berlin Teknik Üniversitesi) 250 küsur yıllık tarihinde, koridorlarda yürüyen ilk Türk kadın rektör Prof. Dr. Fatma Deniz oldu. Nisan 2026’da göreve başladığında arkasında bıraktığı yol basit bir kariyer öyküsünden fazlasını anlatıyordu: Bursa’da bir kız lisesinden Münih’teki bir teknik üniversiteye, oradan Kaliforniya’ya, sonunda da Almanya’nın en büyük teknik üniversitelerinden birinin en tepesine uzanan, birkaç kıtayı ve birkaç dili aşan bir güzergâh. Lakin sanılmasın ki bir kariyer hikâyesinden söz edeceğim. Hayır, bu bir kadının, hatta bir “yabancı”nın, genellikle beyazların ve erkeklerin doldurduğu bir koltuğa nasıl oturduğunun hikâyesi… Deniz’in ismi Almanya’da geniş kitlelerce, 2025’in Aralık ayında yapılan rektörlük seçimiyle duyuldu. Ne var ki asıl hikâyesi seçim gününden çok önce, iki farklı kıtada, iki farklı bilim geleneğinde şekillenmeye başlamıştı: Türkiye’deki lise sıralarında, Münih’teki bilgisayar bilimi laboratuvarlarında, Kaliforniya’nın nörobilim merkezlerinde... Dolayısıyla onun uzun birikimini ve bu birikim üzerine inşa edilen kamusal görünürlüğünü elde bulunan Almanca kaynaklar üzerinden bir araya getirmek, bize, her vesile ile başka bir ülkede, fırsatlar cennetinde, yeni bir hikâye arayanlara ilham verebilir. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Bir okurumuz randevu almak istediği doktorun fahiş muayene ücretini ve vergi kaçırma ihtimalini CİMER’e şikâyet etmeyi düşünmüş. Ama bu doktoru arkadaşı tavsiye ettiği ve arkadaşı doktordan memnun olduğu için ikilemde kalmış. “Şikâyet etsem mi etmesem mi?” diye soruyor, Ahlak Bekçisi yanıtlıyor.
Bak sen şu doktorun yaptığına…
_Merhaba sevgili Ahlak Bekçisi,_ _Normalde hiç huyum değildir, ancak son zamanlarda CİMER ve EGM’nin şikayet platformlarına elim giderken buluyorum kendimi._ _Genelde emin olduğum konularda gönül rahatlığıyla şikayette bulunabilirim ama bu sefer bir ikilemdeyim._ _En yakın arkadaşımın uzun süredir gittiği ve bana tavsiye ettiği bir dermatoloğa randevu almak için mesaj attım. Burası Nişantaşı'nda doktorun kendi özel kliniği. Arkadaşım bana randevu ücretinin 7 bin 500 lira olduğunu söyledi. Bana fazla gelse de yaşadığım sıkıntıyı çözmek için vermeye razı oldum._ _Kliniğe mesaj attığımda ise randevu ücretinin 13 bin lira olduğunu ve sadece havale veya nakit ödeme alabildiklerini söylediler. Bu bilgi içime nasıl oturdu anlatamam… Astronomik bir muayene ücreti talep edip bir de bunun vergisini vermemeleri moralimi bozdu. Vergi verenlerin suçu ne? Vermeyenler de bunu nasıl açıkça yapabiliyor?_ _Gelelim asıl sıkıntıma: Arkadaşım bu doktordan epey memnun. Bu sebeple doktorla olan mesajlaşmanın ekran görüntüsünü alıp CİMER’e şikayet etmeye yeltenirken kendimi bir ikilemde buldum. Arkadaşıma iyi gelen bu doktoru şikayet etmem ahlaki mi? Öte yandan, bu doktorun fiyat politikası ve vergi kaçırması ne kadar ahlaki?_ _Cevabınız için şimdiden teşekkür ederim._ _Adını vermek istemeyen bir okur._ ** Değerli okurumuz, Öncelikle vergi kaçırmanın ahlaki bir problem olmadığını söyleyecek değilim elbette. Bunu söyleyen değil bir felsefeci ve ahlak kuramcısı, herhangi bir insan olduğunda bile komik duruma düşer. Çok farklı sistemlerde, çok farklı şartlarda vergi ödenmemesi, bir devlet yasası olması koşuluyla ahlaken de problem olmayabilir. Ama vergi kaçırmak hem bir suçtur hem de ahlaksızlık. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Aile dizimi gerçekten kuşaklar boyunca taşınan yükleri görünür kılan güçlü bir deneyim mi, yoksa ikna edici bir hikâye mi? Kendi aramızda karara varamayınca editörümüz Sinem’i görevlendirdik. Bir gün boyunca o çemberin içinde gördüklerini, yaşadıklarını hem katılımcı hem gazeteci gözüyle anlattı.
Aile diziminde neler yaşadım?
Bir pazar günü erken saatlerde evden çıkıyorum. Heyecanlı adımlarla bomboş yollardan vapur iskelesine iniyor, yaptığım deniz yolculuğundan sonra haritadan bakarak tarif edilen adresi bulmaya çalışıyorum. Bugün bilinen bilinmeyen her şey masaya yatırılacak, belki de dönüşte başka bir insan olacağım. Nihayet stüdyo olarak kullanılan bir apartman dairesinin salonundayım. Benden önce katılımcılardan sadece biri gelmiş, benden sonra kalan üçünün de gelmesiyle tamamlanıyoruz. Önce tanışıyor, kısa bir sohbet eşliğinde çayımızı içiyoruz. Fakat tüm bu sohbeti masada bırakmamız ve gün boyu birbirimizin hikayesi hakkında yorum yapmamamız gerekiyor. Böyle tembihleniyoruz. Hazır olduğumuzda salondaki yerimize geçiyor ve bir çember oluşturacak şekilde sandalyelerimize yerleşiyoruz. Yol boyu yaptığım “Sabahın bu saatinde ne yapıyorum böyle?” sorgulamalarıma yenileri ekleniyor. Diğer katılımcılarla tanışırken kendim hakkında ne kadar doğruyu söylemeliyim diye tereddüt ediyorum. Mesela mesleğimi paylaşmalı mıyım? Paylaşırsam buraya neden geldiğim anlaşılır mı? Sonunda fazla ayrıntı vermeden doğruyu söylüyorum. Belli mi olur, belki tüm bu yapacağımız çalışmanın işe yarayacağı tutar da sırf ben gerçekleri söylemedim diye olaylar iyice karışır. Ben Sinem, editörüm, bugün aile dizimine geldim çünkü acaba bazı sorunlarımın benim bilmediğim bir kaynağı var mı diye merak ediyorum. Ki bu doğru. Ama gerçeğin tamamı da değil. Ben Sinem, editörüm, bugün aile dizimine geldim çünkü yazıişleri ekibime aile dizimini deneyimleyeceğim ve hakkında bir yazı yazacağım diye söz verdim. ## Meditasyonun ardından çalışmaya başlıyoruz Birbirini hiç tanımayan ama biraz sonra birbirinin bütün aile sırlarına ve travmalarına yakından şahit olacak beş kişiyiz. Bunları elbette kimseyle paylaşmamamız gerekiyor. Hatta bu çalışmadan sonra burası hakkında 15 gün kimseyle konuşmamamız da gerek. Ama bu yazı yayınlandığında 15 gün geçmiş olacak. Yuvarlak düzen dizilmiş bir sınıfta öğretmenimizi dinliyor gibiyiz. O günkü işleyişe, aile dizimine dair bilgiler alıyor ve birbirimize yabancı gözlerle bakıyoruz. Sonra kısa bir meditasyonun ardından çalışmaya başlıyoruz. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Haziran ayında imzalanan ABD-İran mutabakatı beklendiği gibi kısa ömürlü oldu. Ateşkesi çökerten Hürmüz Boğazı'nın kimin kontrolünde olacağı kavgası. Şimdi iki taraf da zamanın kendi lehine çalıştığına inanıyor, bu da yeni ve daha büyük bir savaş riskini büyütüyor.
Hürmüz Boğazı yine düğüm düğüm
Ateşkes, umutlu olmasa da en azından merak uyandırıcı bir biçimde başlamıştı. 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in, İran’a saldırarak başlattığı, petrol fiyatlarının dans etmesine, tedarik zincirlerinin zora girmesine ve dolayısıyla zorlanan ekonomilere yol açan savaşa haziran ortasında imzalanan bir mutabakat muhtırası ile ara verilmişti. O zaman kaleme aldığım yazıda, mutabakatın bir sonraki krize kadar ateşkes olduğunu, imzalanan metnin yeni sorunlar çıkarmaya aday olduğunu yazmıştım, ancak ne yalan söyleyeyim bu kadar hızlı bir çöküşü beklemiyordum. Neredeyse tüm dünyaya “Maşallah” dedirten mutabakat 40 gün bile yaşamadı. Fakat ilginç olan şuydu: Çatışmalar yeniden başladığında ilk çatışmalar kadar duygusal ve ekonomik türbülanslar yaratmadı, hatta galiba neredeyse kanıksandı bile. Üstelik ciddi bir tırmanma potansiyeli olmasına rağmen. Peki ne oldu ve nerede patladı haziran mutabakatı? ## Hürmüz ey Hürmüz Kazan-kazan mantığını anladığına dair emareler vermekte zorlanan ve tutumuna bakınca kaybet-kaybet stratejisini çok daha uygulanabilir bulan Tahran yönetimi, öteden beri, dünya petrol trafiğinin şah damarı olan Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir araca dönüştürmeyi hayal ediyor ve bunu yüksek sesle söylüyordu. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Christopher Nolan’ın son filmi Odyssey’in basın toplantısında Zendaya’nın taktığı antik İran döneminden üç bin yıllık küpeler bir soruyu gündeme getirdi: Kökeni İran’dan Hindistan’a, Anadolu’dan Afrika’ya uzanan bu hazineler Batı’ya nasıl ulaştı ve neden kendi yurtlarına geri dönemiyor?
Odysseus evine döndü, peki çalınan hazineler ne zaman dönecek?
_Odyssey_ filminde “Bilgelik Tanrıçası” rolüyle, güzelliği ve zekasıyla gönüllerde taht kuran Zendaya 5 Temmuz’da filmin tanıtımı için Londra’da düzenlenen bir basın toplantısına zarif bir Antik Yunan kostümüyle çıktı. Ama onu kameraların ilgi merkezine oturtan şey kıyafeti değil, küpeleri oldu. Antik olduğu besbelli olan ve güneşi simgeleyen bu altın küpelerin kökeninin ne olduğu, nereden geldiği günlerce internet ahalisini meşgul etti. Sonuçta küpelerin esrarı çözüldü. Küpeler İran asıllıydı, üç bin yıllık bir hazinenin parçası olduğu tahmin ediliyordu ve basın toplantısı için özel olarak Londra’daki bir mücevherciden kiralanmıştı. Anaakım medya, sonrasında çok da irdelemediği şu sorunun peşine düştü: Antik Yunan tarihinin en tanınmış efsanelerinden biri, ünlü yönetmen Christopher Nolan tarafından sinemaya uyarlanıyordu ama neden Antik İran kültürü bu şekilde ön plana çıkarılıyordu? Asıl soru ise bu olağanüstü küpelerin kökeniydi: Üç bin yıllık olduğu tahmin edilen paha biçilmez takılar hangi yollardan geçerek Zendaya’ya ulaşmıştı? Daha da ötesi, ülkelerin tarihi ve ulusal sembollerini oluşturan bu hazineler, nasıl Batı dünyasının zenginlere pazarladığı metalar haline geliyordu? ## Antik Yunan efsanesinin tanıtımında Antik İran takısı Zendaya’nın küpeleri Baron London adındaki ünlü mücevhercinin koleksiyonuna aitti. Aslına bakılırsa “Materials from the old World” koleksiyonu, eskiyle yeninin bir sentezi olarak mücevherci tarafından yeniden yaratılan ve kiralanması için süper zenginlere sunulan antik takılardan oluşuyordu. Altın küpelerin güneşi simgeleyen ve paha biçilmez kabartılar içeren ana gövdesi, üç bin yıllık bir hazinenin parçasıydı. Bu büyük define Batı İran’daki Zwiye yerleşim yeri yakınlarında büyük bir ihtimalle 1947 yılında kaçak kazılarda bulunmuş ve bilinmeyen yollardan ülke dışına çıkarılmıştı. Küpe bu medalların üzerine inciler yerleştirilerek yaratılmıştı. Asur, İskit ve Med medeniyetlerinin kesişme noktalarını oluşturan bu bölgede üç bin yıl önce boy veren uygarlığı anlayabilmek için büyük önem taşıyan bu hazine arkeologlar tarafından incelenmemiş, hazine avcıları tarafından apar topar yurtdışına kaçırılmıştı. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
6 Şubat depremlerinde annesini, babasını, kardeşini ve sağ kolunu kaybeden 21 yaşındaki Meryem Hanne Erbil, yalnızca üç haftalık hazırlığın ardından katıldığı ilk Para Atletizm Türkiye Şampiyonası'nda üç Türkiye şampiyonluğu kazandı. Şimdi hedefi milli takım ve dünya paralimpik oyunlar.
72 saat enkaz, üç Türkiye şampiyonluğu: Adıyamanlı Meryem Hanne’nin yeniden doğuşu
_"Hayatta kaldıysam bunun bir sebebi olmalı diye düşündüm. Böylece spora yeniden başladım. Hayata yeniden dönmemde spor bana güç verdi, kendime olan güvenimi kazandım. İnsanların içine yeniden karıştım, özgürlüğümü sanki yeniden kazandım…"_ Bu sözler, 6 Şubat depremlerine Adıyaman’da yakalanan Meryem Hanne Erbil’e ait. Erbil, depremde annesini, babasını, erkek kardeşini ve sağ kolunu kaybetti. Babasının cansız bedeniyle yan yana 72 saat enkaz altında kaldı. Aynı zamanda bir para atlet olan Meryem Hanne, Adıyaman Üniversitesi Sosyoloji bölümü son sınıf öğrencisi. Onun adını, temmuz ayında Diyarbakır’da 69 sporcunun katılımıyla düzenlenen Para Atletizm Türkiye Şampiyonası’nda elde ettiği başarıyla duyduk. Para Atletizm Türkiye Şampiyonası U20 kategorisinde 100 metrede, gülle atmada ve cirit atmada Türkiye şampiyonu olan Meryem Hanne, üç altın madalya kazanarak büyük bir başarıya imza attı. Üstelik bu başarıya sadece üç haftalık bir hazırlık sürecinin ardından ulaştı. Bu madalyalar, depremin ardından yeniden hayata tutunma mücadelesinin bir nişanesi. ## 32 daireli binadan yalnızca 15 kişi kurtuldu Esnaf bir baba ile ev hanımı bir annenin üç çocuğundan ortancası olan Meryem Hanne, ailesiyle birlikte Adıyaman merkez Cumhuriyet Mahallesi'ndeki 12 bloklu Narlıkuyu Sitesi'nde yaşıyordu. Lise son sınıf öğrencisiydi, üniversite sınavına hazırlanıyor ve yıllardır eskrim sporuyla ilgileniyordu. Deprem gecesi, yedi katlı apartmanın altıncı katındaki evlerinde annesi, babası, ablası ve erkek kardeşiyle birlikteydi. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press
Arjantin ile İspanya’nın karşılaşacağı Dünya Kupası final maçında, tüm gözler yine en çok Messi’de olacak. 39 yaşındaki Arjantinli yıldız, normal şartlar altındaki son Dünya Kupası finalinde yine şapkadan tavşan çıkaracak mı? Bu sorunun cevabı için Messi’nin kariyerine odaklanmakta fayda var.
Messi’nin son tangosu: “Tarihin en iyisi” tartışmaları bitecek mi?
Lanet kırılamamıştı. Bir futbolcunun maç sonucunda üzüntüsünü yansıtabileceği tüm jest ve mimikleri milyonlar ekran başında izledi. Yedek kulübesine saklandı, kupa seremonisinde gözyaşları dinmedi. Rakip takımdakiler de dahil sahada ter döken tüm futbolcular yanına gelip teselli etti. TV ekranlarındaki taraflı tarafsız izleyiciler işkenceye dönüşen kupa töreninin artık sona ermesini ister oldu. 26 Haziran 2016’da New York’un 8 km batısındaki bir sahada oynanan futbol maçında yıkılan Arjantinli bir futbolcu için görkemli kariyerinin milli takım safhası sona ermiş görünüyordu. O anlar, Güney Amerika kıtasının şampiyonası olan Copa America final maçında yaşandı. Şili penaltılarla Arjantin’i eledi ve kupayı kazandı. Maçın hemen ardından yıkılmış durumdaki o isim, Lionel Messi’ydi. Sonrasında milli takımı bıraktığını açıkladı. Final maçında penaltı kaçırmış, o güne dek sorgulanan milli takım performansı ve liderlik meziyetleri değerlendirmelerinde bir kez daha sınıfta kalmıştı. Ancak tüm bu veda kararına rağmen ülkesi (ve belki de sponsorları) onu bırakmadı. 29 yaşındaki Messi’yi ikna için dönemin Arjantin milli takımı teknik direktörü evine kadar gitti. Arjantin halkı, nasıl bir diğer ikon Maradona’ya da en zor gününde sahip çıktıysa, Messi’nin arkasında da kenetlendi, kararından cayması sağlandı. Geri dönüş işe yaradı. O günden sonra saha sonuçları 180 derece değişti. 2018’de mili takımın başına teknik direktör olarak Lionel Scaloni getirildi. O tarihten bu yana Arjantin iki Copa America (2021, 2024) kazandı. Ve beklenen günde bu süre zarfında geldi, Messi için kariyerindeki son eksik halka da tamamlandı. Dünya Kupası da kaptanın ellerinde 2022’de havaya kalktı. Şimdi dünya genelinde tüm futbolseverlerin gözü yeniden Arjantin’in üzerinde. Geçen dört yılda Messi’nin yeni kupa doğrultusunda hedefini cilaladığı anlaşılıyor. Tartışmalı hakem kararları ve milli takım üzerindeki ırkçılık-Siyonizm desteği tartışmaları ayyuka çıkmış olsa da Messi arkadaşları yeni bir kupa için kapıları sonuna kadar araladı. Tüm bu serüveni daha ironik kılan unsur ise Messi’nin 10 yıl önce kariyerinin en kötü gecesini geçirdiği stada dönecek olması. Sonrasında ikna edilerek geri döndürülse de mili takımı bırakmasına yol açan Şili maçının oynandığı, New Jersey’deki MetLife stadyumunda Messi kariyerinin son Dünya Kupası finaline çıkacak. ### This post is for subscribers only Become a member to get access to all content Subscribe now
fayn.press